|
iletişim
sergiler
haberler
proje hakkında
fotoğrafçılar
anasayfa
|
Jane Evelyn Atwood
Amerikalıdır ve 1971 yılından beri Fransa’da yaşamaktadır. Çalışmalar, fotoğrafını çektiği unsurlarla arasında oluşan derin ve uzun soluklu ilişkiyi yansıtmaktadır. ‘Görmezden gelme’ düşüncesinden ve insanlardan yoğun bir şekilde etkilenen sanatçı, çoğumuzun farkında bile olmadığı veya görmezden geldiği hayatlara girebilmeyi başarmıştır. Sanatçının on tane kitabı bulunmaktadır. Kitapları arasında, Parisli hayat kadınlarını konu aldığı Nächtlicher Alltag (Mahnert-Lueg, Munich, 1980); körler üzerine yazdığı Extérieur Nuit (Actes Sud); Légionnaires (Hologrammes, 1986); mahkûm kadınlar üzerine on yılda ortaya çıkarılmış tam bir fotoğrafik bir çalışma olan ve iki dilde yayımlanan Trop de Peines, Femmes en Prison (Albin Michel, 2000)ve Too Much Time, Women in Prison (Phaidon, 2000); Kamboçya, Mozambik, Angola, Kosova ve Afganistan’da kara mayınlarının dört yılda yarattığı tahribatı konu alan Sentinelles de l’Ombre, (Le Seuil); tacize uğramış on beş Fransız kadının portrelerinden oluşan A Contre Coup (Annette Lucasile beraber hazırlanmıştır.) Haiti (Actes Sud); İtalya’da yaşlılara bakıcılık yapan Ukraynalı kadınların göçlerini konu alan Badate (Silvana Editoriale, Milan) bulunmaktadır. 2010 yılında Jane Evelyn Atwood Photo Poche Monographs’ın 125 numaralı çalışmasında (Actes Sud) yer aldı. 2011 yılında Xavier Barral, Rue Des Lombards isimli çalışmada Atwood’un hayat kadınlığı ile ilgili ilk hikâyesini yeniden yayınlamıştır. Jane Evelyn Atwood ilk W. Eugene Smith Ödülü (1980); Amsterdam’da World Press Foundation Prize (1987); Grand Prix Paris Match du Photojournalisme ve Grand Prix du Portfolio de la Société Civile des Auteurs Multimédia (SCAM) ödülleri (1990); Ernst Haas Ödülü (1994); Leica Oskar Barnack Ödülü (1997); Alfred Eisenstaedt Ödülü (1998) ve Charles Flint Kellogg Ödülü (2005) gibi pek çok prestijli ödül almıştır. (http://www.janeevelynatwood.com) |
|
||||||||||||||||||
|
FOTOĞRAFÇILIĞA BAŞLAMA SERÜVENİM İlk zamanlar çok kötü bir fotoğraf makinem vardı. Bir gün kırıldı ve tamirciye götürdüm. Tamirci bu makinayı tamir ettirmeme değmeyeceğini ve fotoğraf çekmek istiyorsam “gerçek” bir fotoğraf makinası almam gerektiğini söyledi. O sıralarda Nikkormat’in iyi bir makina olduğunu söylediler ve ben de aldım. O zamana kadar ne bir fotoğraf galerisine gitmiş ne de fotoğraf dergilerine bakmıştım. Sonra Diana Arbus adında Amerika’lı bir kadın fotoğrafçının fotoğraf sergisini gördüm. Arbus’un fotoğrafları beni çok etkiledi. Tek isteğim onun fotoğrafladığı tipte insanların fotoğraflarını çekmek oldu. O zamanlar çok genç ve tecrübesizdim. Paris’teki galeri açılışlarında ilginç tipte insanlar bulabileceğimi düşündüm. Böylece açılışlarda dolaşıp fotoğrafını çekebileceğim insanlar aramaya başladım. Birçok sıkıcı ve sıradan insan gördüm. Sonra bir kadınla tanıştım, bana tanıdığı bir hayat kadını olduğunu söyledi. Ondan beni hayat kadınıyla tanıştırmasını istedim. Blondine isimli hayat kadını ilk röportajımın konusu oldu. Bir yıl boyunca her gece, bütün gece boyunca onun ve diğer hayat kadınlarının çalıştığı genelevi fotoğrafladım. Aynı zamanda fotoğraf banyo etmeyi ve siyah-beyaz baskıyı öğrenmek için bir laboratuvarda kurs görüyordum. Bu kursta bir adam elimde hayat kadını fotoğraflarıyla derslere geldiğimi gördü. Fotoğrafçılık hakkında hiçbir şey bilmediğimi fark etti ve bana tavsiye verebilecek, yol gösterebilecek birileriyle beni tanıştırabileceğini söyledi. Bana Magnum Fotoğraf Ajans’ında stajyer olduğunu ve Leonard Freed’ın kontak baskılarını düzenlediğini anlattı. O zamana kadar ne Magnum’un ne de Leonard Freed’in adını duymuştum. Ama teklifini kabul ettim, buluştuk ve Leonard’a fotoğraflarımı gösterdim. Leonard çok eleştirel bir insandı, bana bazı tavsiyelerde bulundu. . Fakat yaptığı en önemli şey, bu projeye devam etmem konusunda cesaret vermesiydi. Konuşurken bana yatak odalarına girmeyi denememi ve hayat kadını müşterisine ‘hizmet ederken’ fotoğraflamamı söyledi. Bu çok tehlikeliydi, ayrıca bir hayat kadını ve müşterisinin olduğu bir yatak odasında bulunma fikri beni utandırmıştı. Fakat haklı olduğunu biliyordum çünkü fuhuşun var olma sebebi müşterilerin talebiydi ve hayat kadınlarıyla ilgili bir kitap hazırlamayı istiyorsam müşterilere de yönelmek zorundaydım. Leonard ayrıca bana, bugün hala kullandığım Leica makinayı almamı tavsiye etti. Fotoğrafları yayınlayabilmem için fotoğrafını çektiğim insanlardan yazılı izin almam gerektiğinden bahsetti. Sadece tek bir makina ve tek bir lens kullandım. Flaşın ne olduğunu bile bilmiyordum. Fotoğrafları çektiğim anda nasıl bir ışık varsa onu kullandım. Rue des Lombards’da geçirdiğim o bir yıl bana bugün kendi tarzımda fotoğraf çekmekle ilgili bildiğim ne varsa hepsini öğretti. Işığı ve ışıksız ortamı öğrendim; sabırlı olmayı ve çok açgözlü olmamayı öğrendim; fotoğrafını çektiğim insanlara saygı duyup benim sadece onların dünyasına girmek için müsaade almış bir ziyaretçi olduğumu öğrendim. Rue des Lombards benim için bir fotoğrafçılık okuluydu ve orada yaptığım çalışma benim ilk kitabım oldu. BİR FOTOĞRAFÇININ SÖYLEYECEK BİR ŞEYLERİ OLMALIDIR Otuz yıldan beri sadece fotoğraf çekerek hayatımı kazanıyorum. Sergiler açıyorum, kitaplarım çıkıyor, iş teklifleri geliyor, fotoğraf satıyorum ve zaman zaman da eğitmenlik yapıyorum. Zengin biri değilim ve bu işi yapma sebebim bu değil. Bende zaman içinde kalıcı olacak bir çalışma arşivi ve çoğumuzun hiç gitmediği yerlerde yaşayan insanların fotoğrafları var. Fotoğrafçı olmayı istemek yeterli değil. Zaten bu başlı başına bir amaç olmamalı. İnsanın ilgilendiği bir şeyler, söyleyecek sözleri olmalı. Ve insan söylemek istediği şeyi diğerlerinden daha iyi daha farklı bir şekilde söylemek zorunda. Bir süre sonra kişinin çalışması stiliyle, hatta içeriğiyle tanınabilir hale gelmeli. Şuandaki problemler yıllar öncekiyle aynı: İyi fotoğraflar çekmek. Fakat bugün çok fazla fotoğrafçı var ve geçmişte projeleri finanse edenler bugün finans etme konusunda sessiz kalıyorlar. James Nachtwey gibileri kabul ettikleri işler sırasında çektikleri fotoğraflardan kişisel çalışma yapıyor ve bunun parası çalıştığı dergi tarafından ödeniyor. Ancak bağımsız kalan fotoğrafçılar projelerini finanse ederken sıkıntı yaşıyorlar. |
HAYATIMI UZUN SÜRELİ PROJELERE ADADIM Projelerinize başlarken nelere dikkat edersiniz?
-Projeler beni seçer, ben onları seçmem. Bir şeyler görürüm, okurum, bir şeylerin farkına varırım veya onları merak ederim. Bunlar hakkında bilgi edinmek isterim. Asla bir kurgu yaratmam ve o anda önümde ne varsa onun fotoğrafını çekerim.
Sizce fotoğrafı güçlü kılan unsunlar nelerdir?
-Birçok şey fotoğrafı güçlü kılar. Fotoğrafın gücü tek bir unsura bağlı değildir. Işık, kompozisyon, içerik ve estetik... Bunların hepsi sadece güzel bir görüntüden ibaret olan bir fotoğraftan ziyade mükemmel bir fotoğrafın ortaya çıkması için özgün ve ortak bir noktada bir araya gelirler.
Genelde projelerinize uzun zaman ayırıyorsunuz. Nedenini açıklar mısınız?
-Benim tercihim tek bir proje üzerinde uzun süre çalışmaktan yana. Kendime zaman sınırı koymam. Az bilgiyle tatmin olmam, her zaman daha fazlasını isterim. Hapishanedeki kadınlarla ilgili yaptığım çalışma on yıl sürdü. O proje, kısa sürede yapılabilecek bir iş değildi. Kısa süreli çalışmak fotoğrafı öldürebilir. Projelerinize hak ettiği zamanı vermelisiniz. Hapishane o kadar geniş bir konu ki hayatım boyunca bu konu üzerinde çalışsam da bir hapishanede neler yaşandığını tam anlamıyla anlatamam.
Kariyerinizin ilk yıllarında fotoğraflarınızı paylaşmamanızın sebebi nedir?
-Bu tamamen yanlış bir yargı ve nereden çıktığını da bilmiyorum. Belki çalışmam bitene veya bitmeye yaklaşana kadar üzerinde çalıştığım konular hakkında konuşmaktan hoşlanmamamdan kaynaklanıyordur. Bu tutumum, çalıştığım konunun sır olmasından değil daha ziyade sanki hikayeyi tam anlamıyla bitirmeden onunla ilgili çok fazla konuşursam, her ortamda herkesle durmadan bu hikayeyi konuşacakmışım gibi hissetmemden kaynaklanıyor. Hikaye benimle fotoğrafını çektiğim şey her ne ise onun arasındadır. Hikaye, bitene kadar başkalarıyla paylaşılacak bir şey değildir. Aslında ilk zamanlar yaptığım çalışmamdan bahsedersek, bu çalışmamın hepsi yayınlandı ve/veya sergilendi. Paris’teki hayat kadınları ile ilgili olan ilk çalışma 1980 yılında Almanya’da kitap olarak yayınlandı. Daha sonra aynı iş bambaşka bir tarzda Xavier Barral Yayınları tarafından 2011’de yayınlandı. The Blind isimli çalışmam 1998 yılında PhotoPoche serisinde Extérieur Nuit ismiyle yayınlandı. Her iki fotoğraf çalışması da uluslararası ölçekte ve yaygın bir şekilde sergilendi.
Fotoğraflarınızla bir şeyleri değiştirebileceğinize inanıyor musunuz?
-Bazı fotoğraflarım bir şeyleri değiştirdi, bundan çok memnun oldum hatta bununla gurur duydum. Ama bence fotoğrafın en fazla yapabileceği şey, insanları düşünmeye sevk etmek, onlara içinde yaşadıkları dünyayı düşündürmek veya belki onlara “Şu fotoğraftaki şey kabul edilebilir bir şey değil” dedirtebilmektir. Benim bazı hikayelerimle başarmayı gerçekten umduğum şey bu.
Fotoğraf çekerken herhangi bir kişiye karşı herhangi bir sorumluluk duyar mısınız?
-Kendimi editöre karşı sorumlu hissederim. Eğer çalışma bana sipariş edilmiş bir iş ise fotoğrafları görecek kişilere karşı kendimi sorumlu hissederim. Ama özellikle fotoğrafını çektiğim kimselere karşı sorumluluk duyarım. Benim sorumluluğum bu üç unsura karşı dürüst olmaktır.
Fotoğraflarını çektiğiniz kişilerden yayımlamak için izin alır mısınız?
-Fransa’da çoğu kimse fotoğraflarının çekilmesinden hoşlanmaz ama Amerikalılar fotoğraf çektirme konusunda daha açıktırlar. Bu gibi şeyler geleneklere ve ülkelerin kültürüne göre değişir. Eskiden, Henri-Cartier Bresson’un yaşadığı yıllarda fotoğraf yayınlama izniyle ilgili nadiren problem çıkardı. Ya fotoğrafa izin verilir ya da birisi bir şeyin yayınlanmasını istemiyorsa o fotoğrafı çekmezdiniz. Sonraları bu gibi şeyler daha problemli bir hal almaya başladı. Örneğin çocuklarla ilgili fotoğraf çekerken mutlaka izin almak gerekiyor. Yalnız bu, çocukları korumak için yapılan bir uygulama ve ben de katılıyorum. Fransa’da kanunlar abartılıyor. Fotoğraf yayınlama hakkıyla ilgili açılan pek çok dava gerçekten anlamsız. Bu davalar fotoğraf yayınlanma veya yayınlanmama hakkıyla değil para talep etme hakkıyla ilgili. Esasında artık hiçbir şeyin fotoğrafını çekme hakkımızın kalmadığı bir ortamda bu gerçek bir problem haline geldi. Örneğin ben yazılı izin almadığım bir fotoğrafın internette veya televizyonda kullanılmaması yönünde gayret sarf ediyorum ve bu konuda çok dikkatliyim. Fakat her şeyi kontrol etmek imkansız.
Projelerinizi tamamladıktan sonra fotoğraflarınız nasıl bir süreçten geçiriyor?
-Önce filmi banyo ederim. Ardından kontakt baskılar alıp fotoğrafların seçimine başlarım. Son elemeyi yapınca fotoğrafları tararım. Benim Photoshop’la ilgili kişisel kuralım, karanlık odada yapmayacağım bir değişikliği Photoshop’la da yapmamam. Resimde, kusurlu bulduğum şeyleri silmem, aynı şekilde resmin orijinalinde olmayan şeyleri de resme eklemem. Bu konuda oldukça klasiğim.
Multimedya konusundaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?
-Esasında multimedya ile çalışmıyorum. Zaten fotoğrafı ortaya çıkarırken yapmam gereken yeterince şey var; fotoğrafını çektiğim insanları dinlemek, onlarla konuşmak, güzel fotoğraflar yakalamaya çalışmak gibi... Çoğu kişiye çalıştığı gazete veya dergiler video yapmaları konusunda baskı yapıyorlar. Ve samimi olarak, bazı insanların hareketsiz görüntülerden derinliği olan hikayeler yaratmak için gereken şeye sahip olmadıkları için multimedyayı kullandıklarını hissediyorum. Tabi ki de bugün ortaya iyi videolar çıkaran, güzel multimedya yapan insanlar var. Ben hala her zaman yapmış olduğum şeyi yapıyorum; yani beni duygulandıran, sorgulayan ve heyecanlandıran derinlikli hikayeler ortaya çıkarıyorum. Video başka bir şey.
Foto muhabirliğinin geleceği hakkında neler öngörüyorsunuz?
-Foto muhabirliğinin geleceği hakkında kesin bir şeyler söylemek gerçekten mümkün değil. Çünkü çok ama çok geniş bir alan. Her şey çok hızlı olup bitiyor, değişiyor. Dijital veya film olsun kullanılan metotlara gelince, benim için ikisi arasında bir fark yok. Benim için farklı ve özel olan, projelerime zaman ayırmak. Ben fotoğrafçılık hayatımı uzun zaman alan, derinliği olan projelere adadım.
Üzerinde çalışmak istediğiniz ama yarım kalan bir projeniz var mı?
-Hayır, neyse ki fotoğrafçılık anlamında yapmak istediğim şeyleri tamamlamayı her zaman başardım. Fakat bugün bunu yapmak gittikçe zorlaşıyor çünkü uzun süreli çalışmaları finanse etmek eskisinden daha zor.
“Türkiye’de Zaman” projesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Zaman gazetesiyle çalışmak çok harika bir şey. Böyle bir proje gerçekleştirmek de öyle... Bugün Amerika’da bu kadar güzel projeleri nadiren görüyoruz. Zaman, çok başarılı bir gazete gibi görünüyor. Proje boyunca birlikte çalıştığım tercümanım(Mühenna Kahveci) çok gençti. Zaman Gazetesi'nde foto muhabiri olarak çalışıyor ve umarım uzun süre Zaman’la çalışmaya devam eder.
• • • • • ►SADECE FOTOĞRAF ÇEKMEYE KONSANTRE OLDUM
Fotoğraf çekmeye başladığım ilk zamanlar, hayatımı kazanmak için bir postanede çalışıyordum. Postanede sabah saatlerinde iş oluyordu, öğleden sonra uyuyordum ve gece de fotoğraf çekiyordum. Hayatımın en harika bir yılıydı. Bu çalışma ilk olarak 1980 yılında Almanya’ da yayımlandı. 1976 yılında film rulosu kullanıyordum ve o zamanlar dijital ile çalışmış olsaydım muhtemelen kullanılmayan tüm fotoğrafları silerdim. Geçen sene Xaiver Barral Yayınları Rue Des Lombards’ı yeni ve farklı bir biçimde yayınladı. Bu yeni formatın, kitabın ilk haliyle hiç ilgisi yok ve yeni formatta daha önce yayınlanmamış 23 yeni fotoğraf var. O zamanlar zaten postanede çalışarak para kazandığım için üzerimde fotoğraflarımı satmak gibi bir baskı hissetmiyordum. Bu bana çok geniş bir özgürlük vermişti. Yayımlama baskısı olmadığı için de serbest bir şekilde fotoğraf çekip, kendi kendime öğrendim. Bana uygun, kendimi rahat hissettiğim çalışma tarzını oluşturdum. Yani derinliği olan uzun vadeli projeler üzerinde çalışma tarzını oluşturdum.
►GÖRME ENGELLİLERİ ÇEKMEK BENİM DAHA İYİ GÖRMEMİ SAĞLADI
Hayat kadınlarıyla ilgili projemden sonra görme engelli insanlarla ilgilenmeye başladım. Üç görme engelli belirlemiştim ve her gün onlarla otobüse biniyordum. Otobüse binip onları izlerdim. Sormak istediğim bir sürü soru vardı. Sonra bir gün Paris Belediyesi otobüsleri değiştirdi ve bize havaalanında kullanılan bir otobüsü tahsis etti. Bu otobüslerde ilk sıradaki koltukların yerinde valiz koyma yerleri vardı. Görme engelli adamların otobüse binip neler olduğunu anlamaya çalışırlarken izledim. İşte o görsel ipucu, beni görme engelli olup görme engeli olmayan bizlerle yaşamak zorunda olan insanlarla ilgili bir hikaye yapmaya yöneltti. Kör okullarında okuyan görme engelli çocukların fotoğraflarını çekmeye başladım. On yıl boyunca aralıklı olarak bu fotoğrafları çektim. Arada diğer insanları çekiyor sonra yine görme engelli insanları fotoğraflamaya geri dönüyordum. Sonuç olarak, görme engelli insanların fotoğraflarını çekmek benim daha iyi görmemi sağladı.
►ON SENE KADIN HAPİSHANELERİNİ ÇEKTİM
Hapishaneleri 1989’da fotoğraflamaya başladım. Dışlanma ve uçlarda yaşayan insanlar beni her zaman çok etkilemiştir. Hapishane ise dışlanmanın en uç noktası ve bunu anlamak istedim. Avrupa, Doğu Avrupa ve ABD’de ölüm hücreleri de dahil olmak üzere kırk farklı hapishane, zindan, nezarethane ve ıslahevinde emsal kararlarla tutuklanmış suçlular üzerine yoğunlaştım. İlk güdü merak duygusuydu. Sonra merakın yerini giderek şaşkınlık, afallama ve kafa karışıklığı aldı. Beni sonuna kadar gitmeye sürükleyen şey ise öfke duygusu oldu. Aynı anda aynı suçtan, dolandırıcılık suçuyla, olmayan mutfak dolaplarını sattıkları için hapse atılmış bir karı-kocayı fotoğrafladım. Bu çift bana yardımcı oldu. İkisi de eğitimliydi ve hapishanenin içinde neler olup bittiği hakkında sohbet edebilen insanlardı. Sonra Corinne, adamın karısı, karşılıksız çek yazmaktan yeniden hapse atıldı. Astım hastasıydı ve mektuplarında kocasına boğulduğunu yazıyordu. Warden Hapishanesi mahkumların astım ilacı Ventoline ile kafayı bulduklarını düşündüğü için hücrelerin içinde sprey kullanımını yasaklamıştı. Bir gün Corinne sabahın erken saatlerinde astım krizi geçirdi. Mahkumların hepsi hücre kapılarına vurdu, bir gardiyan geldi, delikten baktı ve geri gitti. Bir saat sonra yine geldiğinde Corinne komaya girmişti. Sonra hastanede öldü. Çalıştığım hapishaneden ayrıldım ve morgda Corinne’i, onun cansız bedeninin başında ağlayan kocasıyla fotoğrafladım. Bir hapishanede bir hafta çalışıp harika fotoğraflar yakalayabilirsiniz. Ama böyle bir hikayeye hak ettiği zamanı verirseniz hapishanelerin içindeki hayatla ilgili çoğu insanın bilmediği ve anlatılması gereken önemli ve şaşırtıcı olaylara ortak olursunuz.
|