|
iletişim
sergiler
haberler
proje hakkında
fotoğrafçılar
anasayfa
|
Rena Effendi
1977 yılında Bakü’de doğdu. Fotoğrafçılığa başladığı 2001 yılından bu yana petrol endüstrisinin insan hayatı üzerindeki etkilerini belgesel bir yaklaşımla aktarıyor. Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattını Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye üzerinden hikayeleri de öğrenerek izledi. Altı yıllık bu çalışması 2009’da Pipe Dreams: A Chronicle of Lives along the Pipeline adıyla yayımlandı. 2007’de Photo District News tarafından gelişmekte olan otuz fotoğrafçı arasına seçilen Rena Efendi, 2008 yılında National Geographic “All Roads” fotoğraf ödülünü kazandı. Yapıtları Venedik ve İstanbul bienallerinde sergilendi. Efendi’nin çalışmaları Newsweek, Time, The Financial Times, Le Monde, International Herald Tribune, Marie Claire, Courier International ve National Geographic gibi pek çok yayında yayımlandı. Sanatçı, INSTITUTE tarafından destekleniyor. (http://www.refendi.com) |
|
||||||||||||||
|
KAHİRE EVİM GİBİ OLMAYA BAŞLADI
6 ay öncesine kadar bütün hayatımı sürdürdüğüm Bakü'de yaşıyordum. Kendi ülkemde çok çalıştım. Petrol boru hattı üzerine bir kitap yaptım. Bakü'den Ceyhan'a uzanan bu boru hattını 7 sene boyunca çalıştım. Sonra Kahire'ye taşındım. Şu an yurtdışında yaşıyorum. 'Kahire'de uzun süreli ve kapsamlı bir çalışma yapmalıyım' diye düşünmekteydim. Ama sonra hayatım beni başka bir tarafa çekti. Orası evim gibi olmaya başladı. Sadece 6 aydır yaşıyorum ama rutinlerim oldu. Kızım kreşe, eşim işe gidiyor. Annem de orada, kızıma bakıyor. Ev gibi oldu. Benim için orada derine inmek gerçekten zor. Ama er ya da geç olacak. Bir de sürekli başka ülkelere gidiyorum, Türkiye gibi. Başka ülkelere eğer orada yaşamıyorsanız, mesela 5-6 günlüğüne gittiğiniz zaman daha iyi odaklanıyorsunuz, günler yoğun geçiyor. Çok vaktiniz olmuyor ama çok iyi çalışıyorsunuz. Hikayeyi oluşturmaya çalışıyorsunuz. Bütün unsurları hikayeyi başarılı ve etkili kılmak için nasıl bir araya getirmemiz gerektiğini düşünüyorsunuz. Kendi ülkemizde çalıştığımız zaman bu daha yavaş işliyor. Daha yavaş, parça parça oluyor. Bu, çalışmanın farklı bir biçimi. Hikayeye ve ne yapmak istediğinize bağlı bir şey. Bazı insanlar İsviçre, İsveç, Belçika gibi çok ilginç olmayan yerlerde yaşıyor. Sonra ilginç hikayeler bulmak için yurtdışına gidiyorlar. Eğer Türkiye'de devamlı yaşıyor olsaydım her gün çalışırdım.
KIRGIZİSTAN ÜZERİNE BİR PROJE
Başka bir hikayem Oş'ta geçiyor, Kırgızistan'ın güneyi, Özbekistan sınırı. Çok ilginç bir bölge. Özbek ve Kırgızların etnik çatışmalarının olduğu yer. Etnik olarak da karışık bir bölge. Afganistan'dan gelen uyuşturucunun yüzde 60'ından fazla bir bölümü Oş üzerinden Avrupa'ya gidiyor. Kadınlarla ilgili de birçok sorun var. Kızların büyüdüğü ve genç bir kadın olduğu zaman çok fazla becerileri olmuyor. Çünkü sadece evlenmeleri ve çocuk doğurmaları bekleniyor. Hayatları bu olduğu için eğitime ve işe ihtiyaçları yok. Erkeklerin aileye bakması bekleniyor. Bu kadınların boşanmayla karşı karşıya kaldıklarında ya da eşleri öldüğünde gidecek hiçbir yerleri olmuyor. Boşanma çok büyük bir tabu. Bazen boşandıktan sonra aileleri de onları geri almıyor. Oraya gittiğimde ilk düğünleri ve aile hayatını fotoğraflamaya çalıştım. Sonra bazı sosyal problemler üzerine çalışmak istedim. Burada her yerde bir arka plan var. Bunlar biraz sahte. Ama insanlara mutluluk veriyor, fondaki çiçekler, kırmızı ve yeşil renkler gibi. Bana göre ise bu gerçek hayat ve mevzuları kapatan bir nevi perde gibi bir şey. Benim için hikayenin iki boyutu var. Birinci kısmı bu perde, ikinci kısmı ise bu perdenin arkasında ne olduğu. Burada ilginç yerler var. Birçok kadının hastalıklara karşı fayda getirdiğine ve üzerine yatıldığı zaman sırtı iyileştirdiğine inandığı bir dağ var. Kutsal olduğu düşünülen bir şelale ise birçok kadının hamilelik konusunda bir sorun yaşadığı zaman gittiği bir yer. Ayaklarını suda yıkıyor ve bunun kendilerini iyileştireceğine inanıyorlar.
Kırgızistan ile ilgili bilmeniz gereken bir şey daha ise buranın eski Sovyetler Birliği ülkeleri arasında Tacikistan'dan sonra ikinci fakir ülke olduğu. Ekonomik durum çok kötü orada. Bazen kadınlar sadece ekonomik sebeplerden ötürü hayat kadını olma durumuna düşüyor. Bir diğer mevzu ise eroin. Orada uyuşturucu bağımlısı kadınları fotoğrafladım. Onlarla konuştuğumda önceden bir aileleri olduğunu gördüm. Birçoğu eski eşleri yüzünden uyuşturucuyla tanışmış. Hıristiyan bir kadın ile tanıştım, kiliseye gidip gitmediğini sordum. 'Kiliseye gitmiyorum, çünkü Allah'ı benim hayatım gibi küçük şeylerle rahatsız etmek istemiyorum.' dedi. Kendi hayatının değersiz bir şey olduğunu ve Allah'ı rahatsız etmemesi gerektiğini düşünüyor.
BİR KÖY ÜZERİNE 8 YILLIK ÇALIŞMA
Size bir de mutlu bir hikaye anlatayım. Bahsettiğim yer benim dünyada en beğendiğim mekanlardan biri. Deniz seviyesinden 2500 metre yüksekteki Hınalık köyü. 2002'den 2009'a kadar buraya gittim. Azerbaycan'da belli bir nüfusun olduğu en yüksek nokta. Bin kadar insan bu köyde yaşıyor. Kimsenin konuşmadığı kendi benzersiz dillerini konuşuyorlar. Bu projemi National Geographic'in merkezinde sergilemiştim. Orada Amerikalı bir dilbilimci ile tanıştım. O bana, 3 bin kişiden daha az insanın konuştuğu dillerin yok olacağını söyledi. Bu da yok olan bir kültür ve yok olan bir dil. Ayrıca 800 yıllık bu antik köyün hiç yolu olmamış. 2006'da Cumhurbaşkanımız köyü ziyaret etmeye karar verince yol yapıldı. Şu an oraya arabayla gidebilirsiniz. Buradaki insanların çoğunun mavi gözleri ve sarı saçları var. Benim gibi ya da diğerlerimiz gibi değil. Köyde hayat yavaş. Çok güzel insanlar ve iç mekanlar buldum. Onlar hakikaten dağın tam tepesindeler, gökyüzüne bakıyorlar. Köy merdiven biçiminde yapılmış. Her evin çatısı bir üstteki evin avlusu gibi. Ben buna gökyüzüne doğru uzanan bir merdiven diyorum. Burada yaşayan insanların çoğu çoban. Çok da fakir değiller. Eşleri halı dokuyup satıyor. Erkekler ise et satıyor. Fakir değiller ama köyde kalıyorlar sadece köyü korumak için. İlginç düğünler oluyor. Kadınlar düğün için yemek yapıyor. Yaprak dolması sarıyorlar, Türkiye'deki gibi. Bu köyde Cumhurbaşkanının posterini görüyorsunuz çünkü yeni yol yapıldığı ve hayatları daha güzelleştiği için gurur duyuyorlar. Evlerinde de Cumhurbaşkanının posterini asıyorlar. Belki de yerel belediye bu posterleri asmalarını istemiştir. Ne olursa olsun evin içinde bunu görmek garip. İşte burası Hınalık.
|
SERBEST FOTOĞRAFÇILIK SİZE BEDELİ OLAN BİR ÖZGÜRLÜK SAĞLIYOR Genç bir fotoğrafçı olarak filmi ve analog kamerayı bırakamayanlardansınız. İsterseniz buradan başlayalım.
-Bu soruyu sıkça duyuyorum. Benim için filmle çalışmak sadece estetik kaygıyla yapılan bir şey değil, işin disipliniyle alakalı. Orta format makine kullandığım için her bir makarada 12 tane poz var, bu da beni yaptığım işe daha çok odaklayan bir durum. Bununla beraber sonuçları benim için sürpriz olduğundan işi biraz da tesadüflere bırakmak hoşuma gidiyor. Tabii ki filmlerin bozulması, filmleri işlerken yaşanan muhtemel problemler beni korkutuyor. Ancak filmleri laboratuvara götürüp sonuçlar iyi çıktığında hissettiğim duygu hem çok güzel, hem de bir hediye almışçasına beni sevindiren bir durum. İşin disiplin ve estetik tarafı da elbette önemli. Film renkleri çok daha güzel ortaya çıkarıyor, dijitalde aynı sonuçları almak için çekim sonrasında (post-prodüksiyonda) çok daha fazla zaman harcamanız gerekiyor. Oysa film daha doğal.
Siz üretken bir fotoğrafçısınız. Gelecek planlarınız nelerdir?
-Çok çalışmaya devam edeceğim, umuyorum aynı tatmin, etkileyicilik ve aşk duygusu da bu şekilde devam eder. Karşılaştığım insanlarda ve olaylarda da aynı şekilde şaşırmayı istiyorum, bir de tabii ki enerji çok önemli. Bu işin enerji harcarken aynı şekilde size enerji veren bir yönü de var. Bu etkileşim umuyorum devam eder.
Daha çok serbest çalışıyorsunuz. Özgürlük, özgünlük ve üretkenlik açısından biraz açıklar mısınız?
-Daha önce hiç bir kuruma kadrolu olarak çalışmadım, serbest fotoğrafçı olarak çalıştım hep ama mutlaka bunun da bir bedeli oldu. Serbest olmak her zaman çok kolay değil. Pek çok unsur var, bunlardan biri de daha çok çalışmanız gerektiği. Sürekli olarak yeni fikirler ve arayışlar içinde olmanız lazım. Bu sizin yaratıcılığınızı geliştiren bir durum, başka bir söyleyişle daha mucit olmanız gerekiyor. Bu bedelli özgürlük. Diğer taraftan size ne yapmak isterseniz onu yapma özgürlüğü de tanıyor. Benim için başarının sırrı kendi seçtiğim konular üzerinde çalışmak. Çünkü kişisel projelerimi finanse etmek için çeşitli fırsatlar karşıma çıkıyor.
Bu durum size daha fazla sorumluluk yüklüyor mu?
-Öncelikle fotoğrafını çektiğiniz kişilere karşı sorumlu davranmak zorundasınız. Bu benim için her zaman en önce gelen şey olmuştur. Fotoğrafını çektiğim kişiler bana hayatlarının kapılarını açmış kişiler ve bu cömert jeste karşı benim de onlara karşı taşıdığım büyük bir sorumluluk ve saygı var. Bunun dışında bir görev almışsam, editörüme ve çalıştığım kişi ya da kuruma karşı da bir sorumluluk taşırım.
Çekim sonrası fotoğraflarınız nasıl bir süreçten geçiyor?
-Bir projeyi bitirip eve döndüğümde yanımda büyük bir çanta ve pek çok film olur. Öncelikle laboratuvarda bu filmlerin işleri bitince hepsinini dijital olarak taratırım. İşleme süreci her zaman çok vakit alan bir iş. Hemen hemen her zaman fotoğraflarımı kendim işlerim. Bu işleme genelde ekran karşısında olur ama bazen de baskıları alır, onların üzerinde çalışırım. Eğer bu süreçte takılır ilerleme kaydedemezsem kendime bir kaç gün izin veririm. Bazen de çalışmalarımı öncelikli olarak yakınlarıma gösterip onların fikirlerini almaya çalışırım, örneğin eşim gibi. Kızım henüz küçük ancak ileride onun da bu konuda bana yardım edeceğini düşünüyorum. Bunların dışında işlerken çok az değişiklik yaparım. Belki biraz kontrastla oynamak gibi, aksi takdirde fotoğrafı baştan aşağı değiştirmeyi sevmiyorum.
Yeni bir göreve kendinizi nasıl hazırlarsınız?
-Genelde elimde bir sinema filmi senaryo akışı gibi bir liste oluştururum. Aslında buna bir liste demek daha doğru. Bir yere gittiğimde ilk gün hiç bir şey yapmam, etrafı gözlemlerim ve neler olup bittiğini anlamaya çalışırım. Sonrasında kafamda bir şeyler şekillenmeye başladığında neler görmek istediğime karar veririm. Yaptığım bu listedeki şeyleri aramaya başlarım. Bazen bir şey bir şeyi bulmama yardımcı olur. Bir örnekle açıklamaya çalışayım: Kırgızistan'da yaptığım erkeklerin çok eşliliği ile ilgili bir projede bir evde bir çok eşiyle yaşayan adamlar beklerken düğünlerle araştırmama başladım, daha sonra çalışmayı yürüttüğüm yerde bu ışıltılı düğünlerin aslında kadınların gelecekteki karşılaşacakları büyük sıkıntıların başlangıcı olduğu ortaya çıktı. Pek çok kadının erkekler tarafından aşağılanma ve kötü muameleye ve çok daha kötü durumlara düştüklerini öğrendim. Çalışmayı yürüttüğüm köyün Afganistan üzerinden gelen uyuşturucunun geçiş yollarından biri olması hikayeyi başka bir noktaya taşıdı. Burada başladığım ilk fikir daha farklı ve yeni şeyleri karşıma çıkardı.
Bir çalışmada öncelikli kriterleriniz nelerdir?
-Bu değişken bir durumdur, bazen bir görevlendirme alırım ve bir yayın organı tarafından bir yere gönderilirim ama genelde kişisel ve uzun vadeli projelerle uğraşırım. Örneğin anavatanım Azerbaycan'da Bakü'de yaşarken bu tamamıyla ilhamla alakalıydı, oralı olduğum için orada bir his vardı benim için, belki de orayı çok iyi bildiğim için. Daha ziyade uzun soluklu projeler yapıyorum. Şu anda yaklaşık beş aydır Mısır'da Kahire'de yaşıyorum. Orada neler olup bittiği ile alakalı araştırıyorum, mümkün olduğunca etraftaki inanlarla konuşarak, var olan İngilizce yayınları takip ederek bilgi sahibi olmaya çalışıyorum. Böylece beni etkileyecek ve üzerine gidip araştırabileceğim bir şey bulabileyim diye çabalıyorum. Bu arayış sadece gazetecilik bağlamında değil, beni uzun soluklu bir projeye taşıyacak bir şey de olabilir.
Bir fotoğraf projesini güçlü yapan şey size göre nedir?
-Kişinin kendine yatırım yapması, çok klişe gelebilir ama, çok çalışması, ve kişinin kendi iç güdüleriyle hareket etmesi bir projeyi güçlü kılar. Örneğin bir yere gittiğinizde sizi bir his kaplar, doğru yere geldiğinizi hissedersiniz, bence bu hissi takip etmek gereklidir. Ben bu şekilde yaklaştığım bütün işlerde güzel sonuçlar aldım. Bununla beraber yaptığınız şeye güçlü bir şekilde inanmanız gereklidir, ayrıca fotoğraflarını çektiğiniz kişilere karşı hissedeceğiniz sorumluluk da olmazsa olmazlardan.
Siz çalışmalarınızı hangi kategoride görüyorsunuz. Gazetecilik güdüsü mü, belgesel düşünceler mi daha baskın sizde? Sizce arada ne gibi farklar var?
-Eğer günlük basından bahsediyorsanız, bu günlük hayatla ilgili ve oldukça hızlı akan bir süreç. Her gün meydana gelen birçok olay var. Günlük basın bunun sadece önemli kısımların takip edebiliyor, işin belgesel tarafı daha çok sonraki nesilleri ilgilendiren ve sadece belli bir anı yakalayan bir iş, daha uzun vadede etki eden bir şey. Kelime anlamıyla zaten belge bugün olan olaylara ait kanıtların gelecek için toplanması ile ilgili bir konu. Belgeselin ömrü daha uzun ve kesinlikle daha etkili.Bence her ikisi de çok önemli ancak ben daha çok olayların belgesel yanıyla ilgileniyorum.
"Türkiye'de Zaman" projesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Bence bu müthiş bir proje, pek çok ünlü ve birbirinden farklı bakış açılarına sahip fotoğrafçının Türkiye gibi müthiş bir ülke için bir araya gelmesi çok güzel. Türkiye benim için de fotoğraf çekmekten çok zevk aldığım bir ülke. Bütün bu ustalar resim diliyle konuşacak olursak farklı fırçalara sahip ve farklı biçimlerde resim yapan ressamlar. Böyle bir şey Türkiye'de ilk defa yapılıyor sanıyorum. Sonuçları görmek için sabırsızlanıyorum.
Siz bu proje için nasıl bir çalışma yaptınız?
-Bu proje çerçevesine Tarlabaşı'nı çalıştım. Daha önce de orada bulunmuştum. Benim için çok etkileyici bir yer Tarlabaşı. Oralarda dolaşmak için pek fırsatım olmamıştı önceden, bu proje kapsamında bu şansı yakaladım. Ayrıca haberlerde gördüğüm kadarıyla kentsel dönüşüm alanlarından biri, ki bu benim özel ilgi alanım, benzeri bir çalışmayı Bakü'de de gerçekleştirmiştim. Kentsel dönüşüm ve sosyal etkileri benim özel araştırma alanım.
• • • • •
►RENA EFFENDİ'DEN HİKAYELER
Kuzey Tayland'daki fil barınağında bir çalışma yaptım. Burma sınırında, mayın tehlikesinin ve birçok şiddet olayının olduğu sorunlu bir yer. Bazı filler mayınlara basarak yaralanıyor. Onlar bir barınakta iyileştiriliyor. Burası çok özel bir yer. Burada fillere iyi bakılıyor. İyi besleniyorlar. Başka turistik yerlerde olduğunun aksine burada fillere binmek yasak. Onları başka bir amaçla kullanamıyorsunuz. Sadece bakabilir, besleyebilir ve yıkayabilirsiniz. Onların doğal hayatlarında yaptıkları şeyleri siz de onlarla beraber yapabilirsiniz. Bebek filler dahil hepsi gerçekten çok büyük. Küçük yaştaki filler bile 350 kilogram civarında. Gerçekten hızlı koşuyorlar. Ben mesafemi korumak zorundaydım. 45 yaşında küçük ve cesur bir kadın ile tanıştım. Bugüne kadar 39 fil kurtarmış. Bu kadın, problemi olan, yaralanan filleri kurtarıyor. Aynı zamanda bu filleri bulundukları köyden alabilmek için yerel mafyayla savaş veriyor. Bu mekanı gidip görmenin yollarından biri filler için gönüllü olarak çalışmak. Orada Amerika ve Avustralya gibi ülkelerden gelen kadın ve erkek bakıcılar var. Ama çoğunluğu kadın. Mesela Amerika New Hamsphire'dan gelen bir kız vardı. Mutfakta çalışıyor, filler için yiyecekleri yıkayıp temizliyor ve onları besliyor. Bir kadın çok ilginçti. Bu kadın bütün mahutların lideri konumunda. Thai dilinde 'mahut', fillere bakan erkekler için kullanılan bir söz. Aynı çoban gibi. Bir Thai kadın için erkeklerin lideri olmak gerçekten çok özel bir şey. Çok güçlü olmak zorunda. Genelde toplumu erkekler yönetiyor. Ve bir kadının onlara ne yapmaları gerektiğini söylemesine fazla alışkın değiller. Erkek bakıcılardan birisinin de çok güzel bir hikayesi var. Önceki mahut yani bakıcı bu fili biraz hırpalamış. Kulağına bir delik açıp ip geçirmiş ve her zaman bu iple onu çekmeye çalışıyormuş. Bu yeni bakıcı görevi devralınca her gün filin kulağındaki deliğe çiçek koymaya başlamış. Her sabah bu çiçeği değiştiriyor. Fil ise 75 yaşında. Onların da aşağı yukarı insanlar kadar yaşam süreleri var. Mahutlar her gün bir nehirde filleri yıkıyor. Bu günlük bir ritüel gibi. Filler yıkanmayı seviyor. Her gün nehre gidip serinliyor, vücutlarını temizliyorlar. Benim orada fillerle ilgili keşfettiğin en ilginç şeylerden biri onların çok güçlü bir arkadaşlık duygusuna sahip olmaları. Kör bir fil gördüm. Önceki bakıcısı sağa sola dönmeden kendisini takip etmesi için filin gözlerini çıkarmış. Onu körleştirmiş. Etrafta rahatça gezinemiyor. Normalde bu barınakta filler istediklere yere gidebiliyor. Ama bu fil kör olduğu için gidemiyor. Gözleri gören başka bir fil ona yardım ediyordu. Her zaman beraberlerdi. Yaralı bir fil daha vardı. Herhangi bir yere gitmesine izin verilmediği için zincirlenmişti. Çünkü iyileşmesi gerekiyordu. Onun yanında bir fil bekliyordu, serbestti ve başka yerlere gidebilirdi. Ama klinikten hiçbir zaman çıkmıyordu. Her zaman yaralı olan filin yanında bekliyordu. Çok şaşırdım. Her sabah kliniğe geldiğimde onu beklerken görüyordum. Konuştukları için değil, beraber zaman geçirip birbirlerine destek oluyorlardı. Mesela bebek filler büyük fillerle birlikte geziyordu. Aileleri olmadığı için bu dişi filler onları sahiplenmişti. Doğada bir tek filler evlat edinebiliyor. Bunlar filler hakkında hiç düşünmediğim fevkalade şeylerdi. Bu benim vahşi doğadaki ilk tecrübemdi. Genelde insanlarla çalışıyorum. Büyük hayvanlardan gerçekten korkmuştum. Ama onlardan çok şey öğrendim. Orada 5 gün kaldım. Dünyanın her yerinden bakıcılar vardı. O kadar insanı gördüğüme şaşırdım.
►ROLLEIFLEX İLE SAVAŞ MEYDANINDA
Gürcistan-Rusya savaşı ile ilgili bir çalışma yapmak için bölgeye gittiğimde yanıma dijital makinamı almamıştım. Sıcak haber yerine farklı bir şey yapmak istedim. Rolleiflex, biliyorsunuz savaş için iyi bir kamera değil. Çok yavaş, sizi de yavaşlatıyor. Ama bu yavaşlığın sonucu olarak insanlarla daha yakın bir konuma gelebildim. Samimi portrelerini çektim. Bir mülteci kampına gittim. Bu mülteciler Tiflis'e çok yakın bir şehir olan Gori'den geliyor. 35-40 kilometre kadar bir mesafe var. Bu insanlar bombalamadan dolayı kaçmışlar ve iki gün sonra ortalık sakinleşince geri dönmüşler. Evlerini temizlemişler, tamir etmek istemişler. Ama bir sonraki gün Rus tankları yüzünden yine kaçmak zorunda kalmışlar. Gori'de terkedilmiş bazı yerleri fotoğrafladım. İlginç bir şey dikkatimi çekti. İnsanlar alelacele evlerinden kaçmışlar. Benim fikrime göre, bu aileler evlerini terk ederken birçok şeyi bırakmış ama aile fotoğraflarını almayı unutmamışlardı. Bu onlar için önemliydi. Gori'ye, ölenlerin cenazelerini almaya gelen Gürcü bir rahibi fotoğrafladım. Çok garip, ama ben daha sonra ondan bir e-mail aldım. Bir Fransız dergisi olan Courrier International'da fotoğrafını görmüş. Nasıl gördü bilmiyorum. Ama ileri görüşlü ve dünyanın birçok yerinde bulunmuş biriydi. Portreyi beğendiğini söyledi ve fotoğrafı yüksek çözünürlüklü olarak göndermemi istedi. 'Tamam' dedim. İlk kez çalıştığım kişilerden biri benimle bu şekilde irtibata geçmişti.
Tanklar ilk kez Gori'ye geldiğinde gazeteciler ne yapacaklarını şaşırdılar. 'Kalalım mı, kaçalım mı?' diye düşündüler. Rus askerlerinin ne yapacağını bir tek Allah biliyordu. Onlardan kaçanlara ateş edecekler miydi? Ateş içinde kalacak mıydık? Ben başka birkaç gazeteciyle birlikte bir arabanın içindeydim. Gürcü bir şoförümüz vardı. Tankları görünce panik yaptı. Birden hızlandı. 'Biraz yavaşla ne olup bittiğini görelim' dedik. Tanklar yavaşça ilerliyordu. Askerler agresif değillerdi. Sadece tankın üzerinde uyuşuk uyuşuk oturuyorlardı. Onları fotoğraflayabiliriz diye düşündük. Çünkü bu Rus askerleriyle ilk buluşmamızdı. Garip olan şey, tankın önünde koşarak kaçan insanlar vardı. Arabadan indim ve Rolleiflex ile yolun kenarında durdum. Bir tank geçiyordu. Kameram çok yavaş olduğu için tankın fotoğrafını çekemezdim. Tankın üzerindeki asker, 'Hey bayan bizimle gel' dedi. 'Teşekkür ederim, burada kalacağım' dedim. Sonra 'Nereye gidiyorsunuz' dedim. 'Tiflis' diye yanıt verdi. Ben de 'Burada kalacağım' dedim. Cesaretimizi toplayınca tank konvoyuna katıldık. Konvoy, bir tank, bir gazeteci arabası, bir tank, yine bir gazeteci arabası şeklinde oluşuyordu. Öndeki arabada fotoğrafçı Ron Haviv vardı. Ben onların arkasındaki arabadaydım. Bir gün Güney Osetya'dan kaçarak 3-4 gün yürüyen Gürcü mültecileri gördüm. Çok yoruldukları için güvenli bir yere vardıklarında uyuyakalıyorlar. Güney Osetya'da Gürcü tutsakları da gördük. Oradaki insanlar Gürcüleri geri vererek Rus askerlerini alıyor ve değişim yapıyorlardı. Farklı bir kameram olduğu için insanlar benimle dalga geçiyordu. 'Burada bu kamerayla ne yapıyorsun, deli misin?' diyorlardı. Ama ben bundan pişman olmadım.
►ÇERNOBİL'İN KAYIP SAKİNLERİÇernobil nükleer felaketinin 25. yıldönümü ile ilgili bir çalışma da yaptım. 4 numaralı reaktörün patlamasıyla Ukrayna ve Beyaz Rusya'da büyük bir alanı etkileyen Çernobil kazasının yaşandığı alana 'Zone' deniyor. Oraya hükümetin kontrolü dışında gitmek yasak. Resmi izin olması gerekiyor. Ama bu alanda hala 200 kişi yaşıyor. Nükleer kazadan sonra gitmişler ama ev hasreti çektiklerinden ötürü geri gelmek istemişler. Kendi topraklarını özledikleri için geri dönmüşler. Bu kişilerin yüzde 80'den fazlası yaşlı kadınlardan oluşuyor. Erkeklerin çoğu ise alkol nedeniyle ölüyor zaten. Orada yaşayan kadınların nasıl hayatta kaldıklarına dair bir hikaye çalıştım. Yedikleri yiyecekleri, yaşadıkları evleri gördüm. Bazılarının çok ilginç hikayeleri var. Bir kadın bana bu bölgeden gidenlerin hasret duygusundan ötürü öldüklerine inandıklarını söyledi. Evlerini çok özlüyor, bu nedenle depresif oluyor ve ölüyorlarmış. Bu kadınların özellikle yiyeceklerini göstermesi bana çok çarpıcı geldi. Bu bölgedeki birçok yiyecek hala radyasyon taşıyor. Burada yetişen her şey etkilenmiş oluyor. Biz de radyasyon ölçen cihazlar vardı. Gittiğimiz yerlerde radyasyonun derecesini ölçüyorduk. Bir seferinde bu cihazı kadınlardan birinin kullandığı ocağın içine koyduk. Alarm verdi. Radyasyon derecesi çok yüksekti. Mesela nehirde balık tutmak yasak çünkü balıklar radyasyondan etkilenmiş durumda. Böğürtlenler en çok radyasyon içeren ürünler. Çünkü radyasyonu emiyorlar. Mantarlar da öyle. Burada yaşayan kadınlar böğürtlen ve mantarları toplayıp yerel markette satıyorlar. Girişi yasaklanmış ormana giderek yemek için böğürtlen ve mantar topluyorlar. Her seferinde bir polis görüyor ve saklanıyorlar. Onların hayatlarını fotoğrafladım. Bu benim için çok ilginçti. Nükleer alan gerçekten çok geniş. İstanbul'da neresiyle karşılaştırılabilir bilmiyorum ama New York'taki Long Island ile aynı büyüklükte. Ve sadece 200 insan yaşıyor orada. Onların evlerini fotoğrafladım. Evlerini dekore ediyor, kendilerine iyi bakıyorlar. Ama birçok terk edilmiş ev vardı.
Sovyetler Birliği'nde biz nükleer felaket olduğunu 2-3 gün sonra öğrenmiştik. Bu bir sır olarak saklandı. Panik yapmamaları için insanlara söylemek istemediler. Bu çok güçlü radyasyon dalgasının Danimarka'daki başka bir nükleer tesise ulaşması ve ölçümlerin yüksek çıkması nedeniyle itiraf etmek zorunda kaldılar. Onlar bu dalganın nereden geldiğini araştırmaya başladı. Bunun Ukrayna'dan geldiğini buldular ve durumu Sovyet yetkililere bildirdiler. Bir problem olup olmadığını sordular. Sovyetler herhangi bir şey olmadığı söyledi ama sonradan itiraf etmek zorunda kaldılar. Büyük bir panik başladı. İnsanlar tahliye edildi. Eşyalarının çoğunu alamamışlardı. Yaşlı bir kadın vardı, Stalin'in kıtlığından hayatta kalmayı başarmış. Çünkü Stalin bu bölgeyi karantinada tutmuştu. İnsanlar açlıktan ölüyordu. O kadın aynı zamanda nükleer felaketten de kurtulmuş. Hala orada yaşıyor. Orada oturan bir başka kadın ise Çernobil kazası olduğunda radyasyonu temizlemeye gidenlerden biri. Onlar, radyasyondan ötürü kanser, tiroid gibi bir çok hastalık yaşamışlar. Bazıları hala tedavi görüyor. Bunlardan biri Çernobil bölgesindeki yavaş hayatın içinde kendisine meşguliyet bulmak için Hz. İsa'nın resmini nakşediyor. Bütün bu kadınların sıradışı hikayeleri var. Mesela evlerde ev yapımı alkol bulunuyor. İnsanlar ev yapımı alkolün radyasyondan koruduğuna inanıyor ama bu doğru değil. Hatta daha kötü yapıyor. Çünkü alkol bağışıklığı azaltıyor. Eğer bağışıklığınız zayıflarsa bünyeniz radyasyon hastalıklarını daha kolay kabul ediyor. Ama hala evde alkol yapıyorlar. Hasta olmaktan koruyacağını düşünüyorlar. Ayrıca ormandaki bütün hayvanlar da radyoaktif. Çünkü topraktan yetişen herşeyi yiyorlar. En başta topraktan gelen her şey radyoaktif. İnsanlar genelde radyoaktif geyik etlerini yiyor. Aslında yememeleri gerekiyor. Aslında bu bölge içinde yakalanan ve elde edilen her türlü şeyi yemek yasak ama onlar bunu görmezden geliyor. Çünkü başka seçenekleri yok.
Çernobil bölgesine yakın bir şehir olan Pripyat çok ilginç bir yer. Burada 30 bin insan yaşıyormuş. Şu an kimse yok, bir kişi bile bulamazsınız. Ben bir sabah vakti şehre geldiğimde kimseyi göremedim. Sadece vahşi hayvanların ayak izleri vardı. Kurtların, yaban domuzlarının ayak izlerini gördüm. Çok korkunç ve garip bir yer. Şehirde herşey terk edilmiş durumda. Bir okul vardı. İçinde muhtemelen radyasyondan korunmak için kullanılan ekipmanlar buldum. Biliyorsunuz biz Sovyetler Birliği'nde iken Amerika'nın nükleer tehdidi altında büyüdük. Biz onların Sovyetlere nükleer bomba atacaklarından korkuyorduk. Her okulda Amerika'nın nükleer saldırılarına karşı nasıl hazır olunması gerektiğinin anlatıldığı özel bir dersimiz vardı. Biz hepimiz gaz maskesinin nasıl takılacağı gibi birçok şeyi öğrenmiştik. Nükleer saldırıya karşı saklanacağımız yeraltı sığınaklarımız vardı. Ama bu saldırının ülkemizin içinden geleceğini tahmin edemezdik. Şehirde ilginç bir lunapark vardı. Burada uzun süre kalmak çok tehlikeli çünkü radyasyon seviyesi hala çok yüksek. Bizim orada sadece 10 dakika kalmamıza izin verdiler. Hatta 10 dakikadan da azdı. Buraya reaktörden gelen helikopterler iniş yapıyormuş. Metal de radyasyonu emiyor. Ve çevreyi radyoaktif yapıyor.
Çernobil bölgesinde bir muhabirle birlikte çalışıyordum. O gittikten sonra 2 gün daha kaldım. Kendim çalışmamı sürdürdüm. Ama çok garipti. Köylere gidiyorduk. Hadi 'yaşlı kadınları bulalım' diyorduk. 'Onlar nerede?' diye soruyorduk. Dediğim gibi burası çok büyük bir alan. Sadece 200 insan var ve bunları bulmak gerçekten zor. Çok sayıda evin kapısını çaldık. Kış mevsimiydi ve çok soğuktu. Yaşlı kadınlar sokaklarda oturup dedikodu yapmıyordu. Evlerinin içindelerdi ve üşüyorlardı. Kapıyı çalıp 'İçeri girebilir miyiz?' diyorduk. Bize çok iyi davrandılar. Bütün yiyeceklerini masanın üstüne koyuyorlardı. Bir şey yemekten gerçekten korkuyordum. 'Hayır' demekten yorulmuştum. Bir seferinde bir kadının verdiği yumurtayı yedim. Bütün gün paranoya içinde 'ölecek miyim, bir şey olacak mı?' diye düşündüm. Bölgenin dışında yaşayan insanlar hakikaten çok korkuyor. Radyasyon öyle bir şey ki, biz görmüyoruz. Görünmeyen bir düşman gibi. Büyük bir fil olsaydı oradan kaçmam gerektiğini bilirdim. Ama radyasyon hiç bilemediğiniz bir şey. Her yerde olabilir. Bu odada olabilir. Bu masa radyoaktif olabilir. Ama o sandalye olmayabilir. Çok garip bir şey. Hiç bir zaman bilemezsiniz. Her yerde ölçüm yapmanız lazım. Umuyorum ki zehirlenmedim. Çok dikkatli olmaya çalıştım. Çünkü çok korktuğum bir şeydi. Ama Ukraynalılar hiç dikkate almıyordu. Bizimle birlikte Amerikan yazar için gelen Beyaz Rusyalı bir tercüman vardı. Her türlü yemeği yedi. Ben sadece ona bakıyordum. Ona bir şey olmuyor. Yaşlı kadınlara da. Ayrıca radyasyon her bir kişi de farklı bir reaksiyon veriyor. Herkesi farklı bir şekilde etkiliyor. Bazı insanlar radyasyonla birlikte yaşabiliyor. Buna karşı dirençli. Bazı insanlar ise çok kısa bir zamanda ölebiliyor. Bilemiyorsunuz. Risk almak istemiyorsunuz.
|