|
iletişim
sergiler
haberler
proje hakkında
fotoğrafçılar
anasayfa
|
Christopher Morris
1958’de Kaliforniya’da doğdu. Savaş fotoğrafçılığına yoğunlaştı ve aralarında Amerika’nın Irak’ı işgali, Kolombiya’daki uyuşturucu savaşı, İran Körfez Savaşı, Afgan savaşları; Somali, Yugoslavya ve Çeçenistan’daki çatışmaların da bulunduğu onlarca belgesel çalışmaya imza attı. Time için George W. Bush’un başkanlığını fotoğrafladı. Meksika ve İtalya devlet başkanlarının da fotoğraflarını çeken Morris, son olarak Beyaz Saray’da Barack Obama’yı görüntüledi. 2006 yılında Steidl ile birlikte My America adlı bir kitap yayımladı. Sanatçının yine Steidl ile beraber hazırladığı bir diğer çalışması 2012 yılında Americans adıyla yayınlanacak.VII Fotoğraf Ajansı’nın kurucu üyesi olan Morris, çalışmaları ile aralarında Robert Capa, Olivier Rebbot, World Press Photo, the Visa d’Or’un da bulunduğu pek çok prestijli ödüle değer görüldü. (http://www.christophermorris photography.com) |
|
||||||||||||||||||
|
IRAK'TA ÇEKTİĞİM FOTOĞRAFLARIN ÇOĞU YAYIMLANMADI
Bir savaş fotoğrafçısı olarak çok fazla çatışma bölgesinde bulundum. Beyaz Saray’da çalışırken de… Çünkü savaşa sebep olan bir başkanı takip ediyorsunuz ve onun hakkında haberler yapıyorsunuz. Amerika savaşa hazırlandığını duyuruyor, Saddam Hüseyin'in bir tehdit olduğu haberini tüm dünyaya yayıyorsunuz. Gerçekten de bunları yakından izlemek inanılmaz ürkütücüydü. Çünkü bir hükümet, bütün ülkeyi yapmak isteği bir şeye inandırabilir. Çok fazla çatışma alanı gördüm ama Irak'taki görüntüler inanılmaz derecede etkileyiciydi. Orada sayısız fotoğraf çektim ama çoğu yayımlanmadı. Çünkü göstermek istedikleri sadece havaya çiçek atan çocuklardı. “Biz çok iyi karşılandık” havası veren fotoğraflar talep ediyorlardı. Ama işin doğrusu, kimse çiçek atmıyordu, kimse kimseyi çiçeklerle karşılamıyordu. En azından ben böyle bir tablo görmedim. Orada siviller öldürülüyordu, bilinçli olarak öldürüldüklerini söyleyemem ama Amerikalılar herhangi bir araçla karşı karşıya geldiklerinde saldırı oluyordu ve herkes müthiş korkuyordu. Özellikle intihar bombacılarından... O yüzden buradaki işgal sırasında neredeyse hareket eden her şeye ateş ediliyordu.
Çatışmaların olduğu yerlerde şöyle bir his vardır; çatışma fotoğraflarına baktığınızda insanların özgürleştiğini hissedersiniz. Mısır'da ya da Libya’da olduğu gibi. Bu özgürleşme hissini insanların yüzlerinde görebilirsiniz. Irak'tayken bunu kesinlikle hissetmedim. Özgürlük hissi yoktu. Tam tersine bir işgali yaşıyordum. “Saddam iyi bir insan değil”, “Korkunç bir korsan”, “Acımasız bir şeytan” diyenler vardı ama yaptığım bu çalışmada bunları dillendiren bir kitleyle karşılaşmadım. Bu savaşın Amerikan tarihinin en kötü yazılmış sayfaları olduğunu söyleyebilirim.
KAPALI KAPILAR ARDINDA
Bütün siyasetçilerin danışmanları vardır ve Beyaz Saray’da çalışırken pek de özgür değilsinizdir. Her istediğimi çekmeme izin verilmezdi, bazı dönemlerde “Chris burada fotoğraf çekme” dedikleri de olurdu. Örneğin, başkanın sigara içtiği olurdu ama biz onu asla sigarayla görüntüleyemezdik. Çünkü bu imajın verilmesini istenmezdi. Fotoğraf çekmemi istemeyen bir başkan, aniden sigarasını çıkarırdı. Çünkü biliyordu ki elinde sigara varsa asla onun fotoğrafını çekmeyeceğim.
Bazı durumlarda, mesela bir basın toplantısında, her şey ayarlanmış olur; “sen şurada duracaksın” denir, “Arka planda bu olacak”... Fotoğraflarda kendilerini utandıracak hiçbir şeyin görülmemesine çok özen gösterirler. Siyaset fotoğraflarında elbette çok büyük bir kontrol vardır. Pek çok politikacı fotoğrafçılar tarafından takip edilmek istemez. Tabii eğer fotoğrafçı onlar tarafından işe alınmamışsa ve maaşları onlar tarafından ödenmiyorsa... Aksi takdirde çok utanç verici fotoğraflar ortaya çıkabilir. Kasıtlı olmasa bile bu mümkün. Fotoğrafta birini güçlü, güçsüz, üzgün göstermek, şeytana benzetmek mümkündür. Bunların hepsi kompozisyon ve çerçeveyle ilgilidir. Ama hükümet Amerika'daki medyanın gücünü de çok iyi biliyor. Dışarıya olumlu bir imaj yansıtmak istiyorlar. Fotoğraf bir fırsat onlar için. Önem verdikleriyayınlarda fotoğraflarının yer almasını istiyorlar. Başkanlıkta çalışanlar, fotoğraf çekildikten sonra çok müdahale etmez. Çünkü onlara bu şekilde talimat verilmiştir. Ama biliyorum, bazı ülkelerde bunun tam tersi oluyor. Güvenlik görevlileri her şeyi kamufle etmeye çalışıyorlar.
Beyaz Saray'da fotoğraf çekilmesine izin verilir ama duyduğumuz konuşmaları sır olarak saklayacağınıza dair anlaşmalar imzalanır. Çünkü çevrenizde çok ciddi konuşmalar olur, düşünün dünya liderleri bir araya gelmiş... Ama şunu anlatmamda bir sakınca yok: Bir görüşme sırasında Bush, Dick Cheney'e çok sinirlenmişti, sadece ona değil, odada bulunan görevlilere de... Neredeyse bağırıyordu. Orada bu dinamiğe tanıklık etmek çok ilginçti. Odada bulunmama rağmen başkan öfkesinin taşmasına izin vermişti. Odadan ayrılamıyordum. Time dergisinin muhabiri, “Bush'un bunu Cheney'e söylediğine inanabiliyor musun?” diye soruyordu bana. Ben bunu dışarıda anlatmış olsaydım bir daha hiçbir şekilde oraya giremezdim.
Bir seferinde Bush’u helikopterinde çekmiştim. Yine yaralı bir Amerikalı askeri ziyaret etmişti. Onlara madalya götürüyorlardı. Çok duygusal anlar yaşanıyordu. Yine basın dışarıda bırakılmıştı. Oradaki sahneyi görüntüleyecek kimse yoktu. Ayrılırken daha fazla fotoğraf çekmemi istemedi çünkü ağlıyordu. Askerler ağır yaralıydı ve aileleriyle birliktelerdi. O gün asla unutamayacağım bir şey söyledi bana: “Bu ziyareti yapmak zorundayım. Çünkü onları ben yolladım”. Bu yaşananların müsebbibi olduğunu biliyordu. Bu sözleri onun insani yanını temsil ediyordu.
|
DÜNYA LİDERLERİYLE ÇALIŞMAK ZORDUR
ÇÜNKÜ ONLAR HERŞEYİ KONTROL ETMEK İSTER
Politika alanında foto muhabirliği dendiğinde ilk akla gelenlerdensiniz. Başta Amerikan başkanları olmak üzere birçok devlet başkanıyla çalıştınız. Bu alana nasıl yöneldiniz?
-Bu işe Time dergisi için Beyaz Saray'da çalışarak başladım. Beyaz Saray’daki görevim yedi yıl sürdü. George W. Bush’un başkanlığı esnasında kendisiyle birlikte çalıştım. Görevim, günlük olayların fotoğraflanmasıydı. Time dergisinin özel yerlere geçiş izni vardı ve fotoğraflar genellikle buralarda çıkıyordu. Daha sonra pek çok yayın organı beni kendi ülkelerine davet ederek kendi başkanları ya da başbakanlarıyla ilgili çalışmalar yapmamı istedi. Böylece pek çok devlet başkanıyla çalışma fırsatım oldu. Çok farklı bir çalışma biçimi ve tecrübeydi benim için. İşim sadece takım elbise giymiş insanların fotoğrafını çekmekten ibaret değildi. Fotoğraflarını çektiğim başkanlar, ülkelerinin gidişatını değiştirebilecek insanlardı. İyi bir iş çıkarmanız için onlarla uzun zaman geçirmeniz gerekir. Temel amacım hep, el sıkışan insanları fotoğraflamaktan ziyade tutarlı bir foto-röportaj ortaya çıkarmak oldu.
Bu tarz fotoğraflarda sizin zorlayan neydi?
-Burada zor olan şey bütün başkanların toplum gözünde belli bir imaja sahip olmaları ve pek çok problemin bilinmesini istememeleri... Bir dünya liderinin fotoğrafını çekmek oldukça zordur, çünkü onlar her şeyi kontrol etmek ister.
Hangi devlet başkanlarıyla çalıştınız?
-Daha çok Amerikan devlet başkanlarıyla çalışma fırsatım oldu. George W. Bush ve Barack Obama ile... Ayrıca Meksika ve İtalya devlet başkanlarıyla da çalıştım.
Sizi en çok zorlayan kimdi?
-Sanırım Obama en zoruydu. Çünkü Obama yönetimiyle ilişkilerimi geliştirecek, projelerimi hayata geçirecek vaktim olmadı; çok kısa bir dönem, sadece iki, üç ay birlikte çalışabildik. Beyaz Saray gibi bir yerde çalışıyorsanız, bir kurumun sizi ciddi şekilde desteklemesi gerekiyor. Siz Beyaz Saray'ı ya da yönetimden birini dilediğiniz gibi arayamazsınız. Amerikan ekonomisindeki durgunluk yüzünden Time dergisi Beyaz Saray'a fotoğrafçı göndermekten vazgeçmişti. Hâlâ gazeteciler Beyaz Saray’da iş yapıyor ama bir dergi adına çalışan fotoğrafçı kalmadı. Aslında Obama'nın fotoğraflarını çekemediğim için üzgünüm, onunla çalışmayı çok isterdim, çünkü tarihi bir başkanlık yaşadığını düşünüyorum. Ne yazık ki fotoğraflanamıyor. (Christopher Morris 2012 Ocak ayında Başkan Barack Obama ile yeni bir foto-röportaj yaptı ve Time dergisinde yayımlandı)
Başkanlar hakkındaki fikirlerinizin onlarla çalıştıktan sonra değiştiği oldu mu?
-Genellikle başkanlarla çalışmadan önce onlardan pek hoşlanmazdım. Özellikle Ruanda ve Yugoslavya'da yaşanan insanlık trajedilerinden sonra Amerikan başkanlarına karşı ciddi anlamda muhaliftim. Başkan Clinton’ı hiç ama hiç sevmedim. Akabinde başkan olan Bush'a karşı da ne kişisel olarak ne de başkan olarak sempati besliyordum. İnsanları, ancak onlarla birlikte daha fazla zaman geçirdiğinizde tanımaya başlıyorsunuz. Bu çalışmalardan sonra, bazılarının kişiliğini sevdim ama başkanlıklarını sevmemeye devam ettim.
Başkanlarla çalışırken kendi adınıza özgürce çekim yapma şansınız oluyor muydu?
-Aslında Time için çalışırken biraz bencil davranıyordum. Amacım hep güzel fotoğraflar çekebilmek oluyordu. AP ya da Reuters gibi ajanslar adına çalışan fotoğrafçıların, gizli ajanın ayakkabılarına bakacak zamanları yoktur. Onlar sürekli başkana bakarak çalışırlar, çünkü en küçük bir şeyi bile kaçırmamaları gerekir. Oysa ben bir şey kaçırsam, bunu gidip AP ya da Reuters’ten alabilirlerdi... Fotoğrafçılar belirli görüntülere odaklanırdı, ben o görüntüleri aramazdım. Videolarımda görüntüden çıkardığım yerler bile olur. Örneğin Obama ile ilgili bir film yapmak istiyordum, bu nedenle Türkiye Başbakanı’nın görüntüsünü çıkarmıştım. Eğer onu ekleseydim videonun konusu tamamen değişecekti. Bu sizin hedefinize bağlıdır. Zaman zaman, belki Time dergisinin böyle bir fotoğrafa ihtiyacı olur, diye çektiğim kareler de oluyordu. Bu fotoğraflar çok iyi olmasa da çekiyordum. Daha sonrasında ise kendi istediğim fotoğrafları çekmeye devam ediyordum. Bir gazeteci olarak tabii ki o ortamlarda oyun oynayamazsınız ama ben fotoğrafçılık yaparken hep neden orada olduğumu sorarım kendime, bu düşünceyi temel olarak alırım.
My America (Benim Amerikam) kitabınızda farklı bir Amerika hikâyesi anlatıyorsunuz.
-Ana gövdesini 11 Eylül sonrasında oluşturduğum bir çalışma bu. Projenin temel konusu, bir milletin vatanseverlikle kör olmasıdır. 11 Eylül'de yaşananlar, Irak ve Afganistan'ın işgaliyle sonuçlandı. My America’yı bunun üzerine yayımladım. Şu anda tüm ülkeyi dolaşarak, ekonomik sıkıntılarla boğuşan Amerika’nın fotoğrafını çekiyorum. Bu kitabın adı da America in Depression (Depresyondaki Amerika) olacak.
Başkanlar dışında da portre çalışmalarınız var. Portre fotoğrafçılığını önemsiyor olmalısınız…
-Amerika’da basın kültürünün değişimine bağlı olarak portre fotoğrafçılığının önemi epey arttı. Pek çok yayın artık portre talebinde bulunuyor. Dergi ve gazetelerde yer kısıtlaması olduğu için böyle bir yönelim oldu. Bence bir fotoğrafçının iyi bir portrenin nasıl çekileceğini bilmesi çok önemlidir. Bir seferinde Time dergisi evlerinin içerisinde insan portreleri çekmem üzere beni görevlendirdi. Bunu yapmak hiç de kolay olmadı. Amerika’nın dört yanına seyahat ettim, insanlarla görüşüp onlara Ipad üzerinden çekeceğim tarzdaki fotoğrafları gösterdim, telefon numaralarımı verdim ve kabul ederlerse beni aramalarını rica ettim. Yüzde doksanı “Hayır” dedi. İkna ettiklerimden de hep istediğim gibi sonuç alamadım. İnsanlar beni evlerine kabul ettiklerinde, içeride çok kısa süre kalabiliyordum, belki üç dakika... Birkaç odaya şöyle bir göz atıp, o kişiyi en iyi yansıtabilecek mekânı seçmeye odaklanıyordum. Kompozisyonu çok net bir şekilde oluşturmak gerekiyor, ancak o zaman iyi bir denge yakalanıyor. Portreleri çekerken hiçbir şeyi yerinden oynatmıyordum, insanlardan kameraya bakmamalarını rica ediyordum. Çünkü kameraya baktıklarında sanki annelerine, babalarına fotoğraf çektiriyormuş gibi davranıyorlardı.
Uzun süre Doğu’da çalıştınız, ancak şu sıralar daha çok Batı’yı tercih ediyorsunuz. Bunun temel sebebini öğrenebilir miyiz?
-Doğrusu böyle bir tercihim yok, her an dünyanın herhangi bir yerinde çalışabilirim. 1999'a dek kendi ülkemde çalışmak konusunda çok ciddi bir arzum olmadı çünkü dünyayı ve farklı kültürleri seviyorum. Nerede çalıştığım sadece aldığım görevle ilgili. Bana çalışmayı en çok sevdiğim yeri sorarsanız, size bunun net bir cevabını veremem.
Projelerinizin konusunu seçerken hangi prensiplere sadık kalmaya çalışıyorsunuz?
-En temel prensiplerimden birisi, müşterimin ya da proje üzerine çalışmamı isteyen kurumun maddi yönden beni destekleyeceğine güven duymak. Eğer onlara güveniyorsam, projeyi yapıyorum. Öncelikli olarak bakmam gereken bir ailem olduğu için hayalperest şekilde bir projenin içine atılmam mümkün değil. Bu bir nevi kumar olur. Eğer benim ilgi alanımla müşterimin ilgi alanı çakışıyorsa proje çok daha iyi sonuç veriyor.
Sizi görevlendiren kurum ya da kişilerin özel talepleri oluyor mu?
-Time dergisinden çekeceğim fotoğraflar konusunda bir yönlendirme olmuyordu. Siz bir fotoğrafçısınız ve istediğiniz şekilde çekersiniz, kimse bana çekeceğim fotoğrafları söylemez. Fotoğrafların farklı versiyonları da olur elbette. Müşteriler için farklı farklı çekimler yaparım kimi zaman.
Serbest çalışmak konusunda neler düşünüyorsunuz?
-Serbest fotoğrafçı olarak çalışmak size kendi istediğiniz konulara odaklanma, enerjinizi ve zamanınızı bu yönde kullanma şansı verir. Bu özgürlüğe her zaman sahipsiniz ancak maddi anlamda herhangi bir güvenceniz yok. Diğer taraftan bir kuruma bağlı çalıştığınızda editörünüz size ne üzerine çalışacağınızı ve nereye gideceğinizi söyler. Burada kimin için çalıştığınızın da büyük bir önemi var. Çalıştığınız kuruma bağlı olarak iyi işler çıkarmanız da mümkün olabilir.
Çalışmalarınızı farklı ya da özel yapan şey nedir?
-Bir projeyi eşsiz kılan şey, onun daha önce yapılamamış olmasıdır. Yakın zamanda yapılmamış olması veya tam anlamıyla işlenmemiş olması... Eğer beğenilen ve ilgi çeken bir iş yapmak istiyorsanız, bunlara dikkat ederek konunuzu seçmeniz gerekir.
Savaş ve afetlere maruz kalmış bölgelerde pek çok çalışmanız oldu. Bunun aksine moda ve magazin fotoğrafçılığı da yaptınız. Birbirinden ilgisiz gibi görünen bu alanları nasıl bağdaştırdınız?
-Kariyerim boyunca pek çok farklı ortamda çalışmam gerekti, bu işlerde sadece konu değil, tarz konusunda da farklılıklar vardır. Küçük bir çocukken fotoğrafçı olmak istediğimi biliyordum. Özellikle çatışma bölgelerinde fotoğraf çekmek istiyordum. Mesleğe savaş fotoğrafçılığıyla başladım. Fotoğraf hayatım boyunca her zaman “Çatışan Fotoğrafçı” olarak tanındım. Time dergisi adına uzun Çeçenistan, Bosna ve Rusya’da savaş fotoğrafları çektim. Bir süre sonra çocuk sahibi de olunca savaş muhabirliğinin bencil bir iş olduğunu düşünmeye başladım. Time dergisine artık daha fazla savaşa gitmek istemediğimi söyledim. Sonra Beyaz Saray konusu gündeme geldi. Savaş fotoğrafçılığından edindiğim tecrübe beni politika konusunda çalışan bir foto muhabiri olmaya sevk etti. Politika fotoğrafçılığı da nasıl olduysa moda fotoğrafçılığına yönelmemi sağladı. Fotoğrafçı olarak varlığımı korumaya çalıştığım bir dönemde kendimi bir İtalyan dergisine moda fotoğrafları çekerken buldum. Sonuç itibariyle artık savaş muhabirliği yapmayı düşünmüyorum.
Basın ve belgesel fotoğrafçılığı arasında bir fark var mı sizce? Bu bağlamda çalışmalarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Aralarında çok ciddi bir fark olduğunu düşünmüyorum. Bir basın fotoğrafçısı o gün ne olduysa onun fotoğrafını çeker. Belgesel fotoğrafçılığı ise daha çok antropolojik bir alandır. Basın fotoğrafçılığı açısından herhangi bir kıymeti olmayan bir fotoğraf aradan uzun yıllar geçtikten sonra arşiv fotoğrafı olarak değer kazanabilir. Aynı biçimde basında yer almış bir fotoğraf, dönemine ışık tutan değerli bir belgeye dönüşebilir. Bu açıdan bakıldığında arada çok bir fark görmüyorum. Ben foto muhabiri olduğumu düşünüyorum. Foto muhabirliğinde mutlaka ortaya yeni bir şeyler koymak gerekir. Ancak temel şart, öncelikle nesnel olmaktır. Diğer taraftan moda fotoğrafçılığı, yeni şeyler üretme konusunda daha ön plana çıkmış bir alan.
Moda fotoğrafçılığı nasıl bir tecrübe oldu?
-Bu iş daha önce yaptığım foto muhabirliğinin tam tersiydi ve oldukça da zordu. Çünkü moda fotoğrafçılığında makyaj, saç, ışık, mekân gibi tüm unsurların önemi var, küçücük bir hata olsa, bu fotoğrafı mahvetmeye yeter. Bu nedenle moda fotoğrafçılığı başlangıçta tahmin ettiğimden çok daha zor geldi bana. Ama zamanla hoşuma gitti. Düşünün, etrafınızda yirmi kişi çalışıyor, film setinde gibisiniz.
Fotoğraf çekerken hangi duygularla hareket ediyorsunuz?
-Fotoğraf çekerken gerçeği değiştirmiyorum ya da gerçek olmayan bir şeyi göstermiyorum. Eğer moda fotoğrafçılığı yapıyorsanız işiniz sadece o ânı görüntülemektir. Bu da gerçeği bir miktar değiştirmek anlamına gelir. Ben tarzımı dosdoğru tutmayı ve konuya olabildiğince basit yaklaşmayı tercih ederim. Gerçeği manipüle etmem. Daha önce hiç gitmediğim bir ülkeye gidiyorsam, orası kültürel olarak tamamen yabancı olduğum bir yerse, iyi fotoğrafın nasıl olacağı konusunda arayış içinde olurum. Bazen başladığım ve hedeflediğim noktadan çok farklı yerlere geldiğimi görürüm.
Fotoğraflarınızda siyah beyazı tercih ediyorsunuz ama deneysel video çalışmalarına imza atan biri olarak geleneksel bir yaklaşımınız olduğu da söylenemez.
-Fotoğraflarımda siyah beyazı tercih etmemin sebeplerinden biri internet ve televizyondaki her şeyin renkli olması ve bir noktadan sonra bunun değerini kaybetmeye başlaması. Siyah ve beyazın fotoğrafa daha çok tarihsel değer kattığını düşünüyorum. Elbette renkli fotoğraflar da çekiyorum ama özellikle videoda güçlü bir etki oluşturmak istediğimde siyah beyazı tercih ediyorum. Yoksa yapılan işin herhangi bir televizyon görüntüsünden farkı kalmıyor. Video izlemek güzel bir şey, yalnız olduğunuzda beş, on dakikanızı ayırabilirsiniz. Ama insanların genelde zamanı olmuyor, benim bile yok, bir, iki dakikadan fazla dayanamıyorum. Şimdi artık çok güzel cihazlar var, şu an sahip olduğumuz kameralarla çok güzel videolar çekilebiliyor. Farklı türde ürünler ortaya çıkarabiliyoruz ama kimse bunları yayımlamıyor, o da ayrı mesele. Aslında bunları kendim için çekiyorum ve web siteme koyuyorum. Eskiden fotoğrafçı olarak böyle bir yetkinliğimiz yoktu. Ipad için de bir şeyler yapmayı deniyorum. O nedenle garip çekimler yapıyorum. Kamerayı dikey tutuyorum, örneğin. Bunların hepsi video eskizleri... Bush üstüne bir çalışmam var, moda alanında küçük videolar hazırlıyorum. Videolarımda kimse konuşmuyor.
Zaman gazetesinin "Türkiye'de Zaman" projesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Benim için çok etkileyici ve sıradışı bir proje. Çok sık karşımıza çıkan tarzda bir proje değil açıkçası. Bırakın Türkiye'yi başka bir ülkede dahi bir gazetenin imkânlarını böyle bir proje için seferber etmiş olması çok sık karşılaştığımız bir durum değil. Ben bu projenin mükemmel bir fikir olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin cumhurbaşkanıyla çalışma fikri de güzeldi. Aslında Türk siyasetinin pek içinde değilim. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, geçmiş başkanlara göre daha çok göz önünde bulunan bir lider olduğunu biliyordum, onu görmek ve fotoğraflamak benim için iyi oldu. Türkiye'nin geçmişteki politik zihniyeti geride bırakıp tam bir değişim içinde olduğunu okumuştum. Demokrasinin bu coğrafyada geliştiğini ve özgür Türkiye'yi şekillendirdiğini görmek benim için çok güzel bir deneyim oldu.
|