|
iletişim
sergiler
haberler
proje hakkında
fotoğrafçılar
anasayfa
|
Paolo Pellegrin
1964 yılında Roma’da doğdu. Mimarlık ve fotoğraf alanında eğitim gördü. Newsweek dergisinin anlaşmalı foto muhabiri olarak çalıştı. 2005’te Magnum Fotoğraf Ajansı üyesi olan Pellegrin, sekiz kez World Press Photo, bunun yanı sıra aralarında Olivier Rebbot, Robert Capa ödüllerinin de bulunduğu sayısız ödüle layık görüldü. Pellegrin’in, Kosova 1990-2000: The Flight of Reason, Cambodia ve Bambini gibi kitapları bulunmaktadır. Sergileri dünyayı gezen sanatçı New York ve Roma’da yaşıyor. (http://www.magnumphotos.com) |
|
||||||||||||||||||
|
|
HER ŞEYİ MERAK ETMEKLE BAŞLIYOR YOLCULUK Fotoğraf tarzınızı nasıl tanımlıyorsunuz? -Bence fotoğraf temelde bir sestir. Bu ses görsel olarak bir forma ve bir kompozisyona dönüştürülür. Fotoğraf, insanın kendini görsel olarak ifade edebilmesinin bir yolu aynı zamanda. Magnum fotoğraf ajansına üye olan ya da olmayan çok muhteşem fotoğrafçılar var. Onlar bize dünyayı farklı bir şekilde görmeyi öğretti. Ben sadece işimi yaptığımı düşünüyorum ama içten içe çok iyi bildiğim bir şey var, o da şu; çok yakından izleyip tanıdığım bu usta fotoğrafçıların benim içime ektiği tohumların zamanla büyüdüğü… Ben daha genç kuşak fotoğrafçılardan sayılırım ama bizler onlardan ders almaya ve görsel olarak tepkimizi dile getirmeye çalışıyoruz. Fotoğrafa bakan insanlar için açık bir alan bırakmaya çalışıyorum. İnsanların bilmediği dünyalarla tanışması için bir bağlantı aracı olmak istiyorum. Böylelikle okuyucular da fotoğrafın bir parçası olabilirler. Bazı çok güzel fotoğraflar vardır, ama onlarda sizi o fotoğrafa çeken, fotoğrafla bütünleştirecek bir şey yoktur. Fotoğrafı bir araştırma aracı olarak kullanıp insanların fotoğraflarımla kendi diyaloğunu kurmasını istiyorum. Fotoğraflarımla mesaj vermeye çalışmıyorum. Fikir vermek için çektiğim fotoğraflarım da var ama benim asıl istediğim, sinyaller yollayarak bir diyalog başlatmak. Fotoğraf “mesafe”yle ilgili bir kavram. Tabii ki fotoğrafçıya göre değişkenlik gösteriyor. Ama bu konuya uzak olduğunuz anlamına gelmiyor. Bu mesafe, bilinçli şekilde oluşturulmuş bir alan. Oluşturduğum alanda kendi anlattıklarım yer alıyor. Anlar insan deneyimini yansıtırlar. Fotoğraflarsa ânı aşar ve bir durumu anlatmaya başlar. Ben bunu yapmaya çalışıyorum.
Çok çalışıyorsunuz, bunun sebebi nedir? Disiplinli olduğunuz için mi, görev icabı mı?
-Farklı nedenlerin birleşmesinden kaynaklanıyor bu. Ailemin yetiştirmesinin de bunda bir miktar payı var. Özellikle babam çok katı bir çalışma etiğine sahipti, beni de öyle büyüttü. Ayrıca özellikle bu son on yılda çok iş aldığım için de şanslıydım. Elimde bir iş zenginliği vardı, diyebiliriz. İlke olarak bana bir iş teklif edildiğinde o işi kabul etmekten yanayımdır. Çünkü üretmek çok önemli. Hep sahada çalışmak istiyorum, bu isteğimi gerçekleştirebildiğim için çok şanslıyım.
Çok başarılı projeleriniz ve çok sayıda ödülünüz var. Fotoğraf yarışmalarının başarıdaki etkisi sizce nedir?
-Fotoğraf camiasında yarışmalar önemli. Tecrübeme göre, bu ödüller benim kariyerime katkıda bulundu. Belki de bu sayede iş almak daha da kolay hale geldi. Öte yandan çok istisnai işler üreten olağanüstü fotoğrafçılar var ama onlar yarışmalara pek katılmıyor. Dolayısıyla daha geniş bir çerçeveden bakacak olursak, yarışmalar pek de önemli değil.
Genellikle siyah-beyaz fotoğraf çekiyorsunuz. Siyah-beyaz ya da renkli çalışmaya nasıl karar veriyorsunuz?
-Ben kendimi daha çok siyah-beyaza eğilimli bir fotoğrafçı olarak değerlendiriyorum. Aslında renkli fotoğraf da çekiyorum ama siyah-beyaz çekerken daha rahat hissediyorum. Kendimi siyah-beyaz fotoğrafla ifade etmeye devam eden, belgesel fotoğraf geleneğinin bir üyesi olarak görüyorum. Bu gelenekten gelen kişilerle bağlantı kuruyorum. Fakat bu aynı zamanda verilen işe de bağlı, çünkü çoğu zaman basın, sivil toplum kuruluşları ya da diğer işverenler, işlerin renkli ya da siyah-beyaz olması yönünde fikir beyan ediyorlar. O nedenle kimi zaman çalışmalar onlarla diyalog halinde ilerleyebiliyor. Gerçeklik hissini güçlü biçimde oluşturmayı seviyorum. İstediğim, her zaman farklı bir gerçeklik oluşturmak. Fotoğraf ânında yapılan, çok basit ve ulaşılabilir bir iş. Elinde fotoğraf makinesi olan herkes bu görüntülere ulaşabilir. Ama aynı zamanda çok karmaşık bir yapısı var. Bir sanat ya da bir ses... Bu karmaşıklığın içerisinde çeşitli noktalara dokunuyoruz. Gördüğümüzü anlatıyoruz. Aksiyon var, kültür var… Ama farklı katmanlar görüyoruz. Elbette olan bitenleri tarihe not düşüyor ve belgeliyoruz. Sosyal, politik ve insani katmanlar var ve bunların hepsine dokunuyoruz.
Siyah-beyaz fotoğrafta daha evrensel bir olanak mı buluyorsunuz?
-Bir fotoğrafın ânı yansıtması gerekir ama daha metaforik ve evrensel bir noktaya da dokunmalı fotoğraf. Belki çok doğru bir örnek değil ama bir grup mülteci kadının Darfur'da çekilmiş fotoğrafları üzerinden bu konuya bakabiliriz. Bu kadınları siyah gölgeler olarak çekmiştim. Bence çektiğim fotoğraf, kampı ve oradaki insanların duygularını yansıtıyor. Ama aynı zamanda bunun daha büyük ve evrensel bir yansıması da var. Mülteciliğin ne olduğunu anlatıyor. Var olmak ne demektir? Orada olmak ama aynı zamanda evrensel olmak. Ben bunu en iyi siyah-beyazda yapabiliyorum. Çünkü ilişkileri siyah-beyazda çok daha iyi yönetebiliyorum. Gerçeklere döndüğünüz zaman bunu daha sembolik ya da metaforik yansıtabiliyorsunuz. Siyah-beyazı çok seviyorum.
Kendi ülkenizde çok fazla çalışmadınız, bunun özel bir sebebi var mı?
-Kariyerimin başlangıcında birkaç yıl İtalya’da bulundum. Daha sonra Fransa’ya, oradan da ABD’ye taşındım. Dünyanın diğer bölgelerini keşfetmeye başladım. Aslında bu benim de kendime sorduğum bir soru. Çünkü İtalya’da, özellikle de Silvio Berlusconi ve birçok olayla geçen son on yıl hakkında konuşulacak çok şey var. Ama bu bir türlü gerçekleşmedi. İtalya’da genellikle yabancı fotoğrafçı gibi görüldüm. Papa'nın cenazesi hariç İtalya’da çok çalışmadım. Cenazede de genellikle portre çektim. Farklı ülkelere çok seyahat ediyorum. Gittiğimiz ülkelerde bir kültür farkı var, gözlemlerimle fotoğraflarıma bir anlam katmaya çalışıyorum. Kendi fikirlerim ve izlenimlerim dinamik, sürekli değişiyor. Gördüklerimle kendim arasında bir diyalog kurmak için makinemi kullanıyorum. Fotoğrafını çektiğim insanlarla da aynı diyaloğu kurmaya çalışıyorum. Çok fazla sayıda baskı yapan dergilerle çalıştığım için ayrıca bir alışkanlığım daha oldu. Çektiklerimle okuyuculara ulaşmak ve onların da kendilerini sorgulamalarına yol açmak istiyorum. Kafamdaki soruları onların da sormasını istiyorum. Nasıl bir yöntemim olduğunu söyleyemem, bu daha çok ilgi duymakla ilgili. İnsanlara ve gittiğiniz yerlere ilgi duymakla alakalı. Her şeyi merak etmekle başlıyor yolculuk.
Kosova’dan Afrika’ya epeyce uzun mesafeler kat ettiniz. Nasıl bir tecrübe biriktirdiniz seyahatlerinizde?
-1999 ve 2000 yıllarında Kosova'daydım. Savaş sırasında çektiğim fotoğraflar kitaplaştı. Bosna savaşını kaçırdığım için her zaman çok büyük pişmanlık duydum. Çok farklı seyahatler yaptım o bölgede. Farklı savaş ve çatışmalarda da bulundum. 2009 yılındaki çatışmalarda Gazze’deydim örneğin. Büyük bir yıkım vardı. National Geographic için Gazze’deki tüneller üzerine çalıştım. Kaldığım süre boyunca zamanımın önemli bir kısmını bu tünellerin içinde geçirdim. Arafat’ın cenazesinde de fotoğraflar çekmiştim. Irak ve Lübnan'daki savaşlara da bir fotoğrafçı olarak tanıklık ettim. Lübnan'da uzun süre kaldım, çatışmalara katıldım, hatta bir çatışmada ben de yaralandım. Kariyerimin önemli bir parçasını Afrika’nın farklı bölgelerinde çektiğim fotoğraflar oluşturuyor. Afrika’da AIDS üzerine bir proje yaptım. Daha sonra bir kitaba dönüştü. 2004–2005 yıllarında Darfur’a gittim, epey bir süre orada çalıştım. Tsunami sonrası Bande Açe’deydim. Normalde görülebilecek şeyler değildi gördüklerim. Daha önce hiç böyle bir manzarayla karşılaşmamıştım, tarif etmek imkânsız. Çok büyük bir kayıp vardı. Fotoğraf çekerken, o yıkıma sebep olan büyük dalganın gelişini hayal ediyordum. Doğal felaketler sonrası çekilen fotoğraflarımdan çok sayıda hikâye oluşturdum.
Etik olarak savaş fotoğrafçılığına nasıl yaklaşıyorsunuz?
-Bazı durumlarda savaş ve çatışma fotoğrafları çok rahatsız edici olabiliyor. Başkalarının çektiği acıyı anlatıyoruz. Ben bu acıya empatiyle yaklaşıyorum. Bu zor durumlara hassasiyetle bakıyorum ve sorunu bu şekilde çözüyorum. Savaş ve çatışmalarda insanlar öldürülüyor. Fotoğrafınızdaki katmanlardan biri de bu. Görsel bir kayıt oluşturmak önemli. “Bu fotoğrafları göstererek bir şeyleri değiştireceğim” diye neden-sonuç ilişkisi içinde düşünmemek gerek. Ama yine de az ya da çok, bir şekilde bu fotoğrafları bir kayıt aracı olarak kullanıyoruz. Bosna’da neredeyse tutuklanıyordum, Lübnan'da yaralandım. Ama görsel bir kayıt oluşturmak için oralara gitmemiz gerekiyor. Almanya’da yaşananları inkâr etmeye çalışsalar da, fotoğrafçıların arşivleri bize neler olup bittiğini anlatıyor. Evet, bazıları rahatsız edici olabilir ama bu olayın bir parçası. Aynı şekilde doğal olarak bizim işimizin de bir parçası.
Mesleğinizi yaparken nasıl bir risk alıyorsunuz?
-“Tutku yorgunluğu” dediğimiz bir kavram var. Bende de bu bazen oluyor. Bazen gördüklerim bende ruhsal olarak aşırı yüklemeye neden oluyor. Çok yorabiliyor. İşte bu noktada riskler alıyorum. Ahlaki riskler bile aldığım oluyor. Sonuçta insanların özel yaşamlarına girmiş oluyoruz. Ne kadar dikkat edersem edeyim bunu yapıyorum. Ama günün sonunda yine bu riskleri almam gerektiğini düşünüyorum. Çünkü insanlara anlam taşımak için oradayım. Bu sürekli tartışılan bir konu ve bir cevabı yok. Ben de bu tartışmanın bir parçasıyım. Her şeye rağmen bu bilgilere ulaşmak istiyorum. Hiç görmemektense bütün risklerine rağmen görmek daha iyi.
Genellikle sahada sıcak haberleri takip ediyorsunuz. Ama bazen moda gibi farklı alanlarda da çalışmalar yapıyorsunuz. Böyle çalışmak sizin tercihiniz mi?
-Fotoğrafçı olmaya karar verdiğimde bunu neden istediğimi biliyordum. Neler anlatacağımı da biliyordum. Bunları bilerek bu mesleği seçtim. Ama aynı zamanda aileme bakmam ve para kazanmam gerekiyordu. Bu nedenle her zaman çatışmaların içinde olamazdım. Son 20 yıldır bu tür konular çalışıyorum ama hayatta başka zorluklarla da karşılaşıyorum. Mesela aktörlerin portrelerini çekmemi istedikleri zaman olduğu gibi. Bu da bir bakıma ilginçtir. Yeni deneyimler yaşamaya, farklı şeyler denemeye meraklıyım. Az bildiğim şeyleri öğrenme arzumu da kamçılıyor böyle teklifler. Magnum son birkaç yıldır fotoğrafçılara moda alanında farklı görevler veriyor. Martin Parr gibi muazzam fotoğrafçılar da bu işleri yaptı. Bir süre önce bana da bu teklif edildi. Önce benim işim olmadığını söyledim. Ama sonra “Neden olmasın?” diye düşündüm ve denemeye karar verdim. Sonra modaya çok ilgi duymadığımı fark ettim ve konuyu kendi ilgi duyduğum alana çektim. Çekim için bir tiyatro seçtim. Bu işi Storm dergisi için yapmıştım. İş bittiğinde çıkan sonuçtan çok memnun oldum. Fakat yeniden yapar mıyım, bilmiyorum. Yapmam herhalde. Çünkü hâlâ benim işim olmadığını düşünüyorum. Ama ilginç bir deneyimdi. Bir model, bir stilist ve makyaj ekibi vardı. Bu çekimler için yeni yetenekler geliştirmem gerekiyordu. Genellikle insanları çok müdahale etmeden, görünmez olarak çekiyorum. Kendi iş alanımda etik sınırlamalar var. Ama bu çalışmayı yaparken ne kadar üretken olabileceğimi keşfettim. Moda dışında her unsurla istediğim gibi oynayabiliyordum. Bu işten kazandığım parayla seyahat etme fırsatım oldu. İzlanda ve Tokyo’ya gittim. İnsanların portrelerini çekip bir araya getirdim. Moda çekimlerini bir ekiple birlikte yaptık, ama belgesel fotoğrafla uğraşırken hep tek başıma çalışıyorum. Kariyerim boyunca farklı editörler zaman zaman farklı alanları araştırmamı istedi. The New York Times'ın editörü Kate Ryan, portre çekimi ya da spor fotoğrafıyla ilgilenmem konusunda beni teşvik etti. Bütün bu işler daha iyi ve donanımlı bir fotoğrafçı olmamı sağladı. Bu nedenle her zaman yeni şeyleri araştırmak için fırsat kollamışımdır. Aslında bu bir tür kendime meydan okumak gibi bir şey. Uzman olmadığım bir alanda çalışıp bir fotoğrafçı olarak neler söyleyebileceğimi de görmek isterim.
Çekimleri tamamladıktan sonra nasıl bir değerlendirme süreci oluyor?
-Editoryal süreç değişir, özellikle yayına göre... Eğer haftalık bir yayın içinse farklı çalışırım. Örneğin uzun yıllar Newsweek dergisi için çalıştım. Dünyadaki önemli olayları işliyordum. Fotoğrafları teslim etmem gereken süreyi hesaplayarak çalışıyordum. Bu da tabii ki süreci hızlandırıyordu. Çünkü fotoğrafını çekecek bir şeyler bulmam ve nispeten bunları hızlı bir şekilde kayıt altına almam gerekiyordu. Daha sonra yine hızlıca fotoğrafları değerlendirip işliyordum. Ama daha uzun vaktim varsa farklı bir ritim tuttururum. Mesela National Geographic için çalışırken onların projeleri programlama şeklinin çok daha farklı olduğunu gördüm. Süreç daha yavaş ilerliyor, görevler daha uzun sürüyordu. Bazı çalışmalar altı ya da sekiz ay sonra yayımlanıyordu. Aslında bu değerlendirme ve işleme süreci yaptığımız işin çok hayati bir parçası.
Fotoğraf çekimi sırasında insanlara karşı sorumluluk hissediyor musunuz?
-Fotoğrafçılar olarak bizim, önümüzdeki insanlara karşı sorumluluğumuz var. Ayrıca izleyicilere karşı da sorumluluğumuz var. Biz onları görmek ya da tanımak zorunda değiliz, ama onlar fotoğraflarımıza bakacak kişiler. Bir olayın tanığı olarak benim onlara karşı sorumluluğum var. Anladığım şeyi değiştirmeden kaydetmem gerekir. Burada bir üçgen söz konusu. Ortada bir olayın içindeki insanlar ve izleyiciler var. Onlara karşı elimden gelenin en iyisini yapmak gibi çok büyük bir sorumluluğum var.
Kadrolu ya da bağımsız çalışma arasında, üretme ve özgürlük açısından nasıl bir fark var?
-Kadrolu çalışma konusunda fazla tecrübem olmadı. Bu durumda sizi görevlendiren fotoğraf editörü vardır. Ve genellikle günlük ya da biraz daha uzun hikâyeler üzerinde çalışılır. Elbette sabit bir maaş almanın faydaları vardır. Kariyerim boyunca serbest çalışan biri olarak söyleyebilirim ki, benim daha fazla seçeneğim oluyor. En önemlisi bir görevi kabul edip etmeme şansım var. Fakat aynı zamanda bunun da taşıdığı bazı riskler söz konusu. Eğer sahada başıma bir şey gelirse o zaman tamamen yalnızım.
Bir fotoğraf projesini güçlü kılan nedir?
-Bu sorunuza yine fotoğrafın bir ses olduğunu tekrarlayarak cevap verebilirim. Fotoğraf, sizin iletişim kurma biçiminizdir. Ortaya çıkan fotoğrafı, bakış açınız, vizyonunuz ve fotoğraf dilini nasıl konuştuğunuz belirler.
Projelerinizi nasıl seçiyorsunuz?
-Duruma göre değişebiliyor. Bazen sipariş alarak bir projeye başlıyorum. Mesela 2000 yılında The New York Times tarafından İsrail'de bir fotoğraf projesi hazırlamakla görevlendirilmiştim. Dünyanın bu bölgesine, buradaki çatışmaya dair 10 yıl süren bir çalışmaya böyle başladım. Bu ilgim zamanla saplantı halini aldı. Projeleriniz verilmiş bir işin sonucu olabiliyor. Bazen de sadece bir şeyleri merak ederek yola çıkarım. Gider araştırırım ve belki bu daha derin bir ilgi alanının başlangıcı haline gelir. Sanırım bunun için tam bir formül yok.
Foto muhabirliğinin geleceğiyle ilgili büyük ve uzun süredir devam eden bir tartışma var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
-Sürekli fotoğrafın ölmekte olduğunu duyuyoruz. Ama biliyoruz ki böyle bir şey olmayacak. Bunun olması için herhangi bir sebep yok. Gazete ve dergiler belki tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok basıyor. Hepsinin de sağlam bir içeriğe ihtiyacı var. Fotoğrafçılar içeriğe ciddi anlamda katkıda bulunuyor. Dijital çağ açısından bakacak olursak foto muhabirliği güvenilirliğini yitirme konusunda çok ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya. Yarışmalarda ya da yayımlanan çalışmalarda çok fazla manipülasyon görüyoruz. Manipülasyon en baştan beri fotoğrafla başa baş gitmiştir. Ama önceden yapması çok zordu, şimdi artık çok kolay. Photoshop son derece güçlü bir araç. Özellikle de karanlık oda altyapısından yetişmemiş ve Magnum tecrübesinden geçmemiş genç fotoğrafçılar kendilerini bir anda bu çok güçlü araçla karşı karşıya buluyor. Bu onların birçok şeyi değiştirip manipüle etmelerine imkân sağlıyor. Bence bu çok ciddi bir durum ve foto muhabirliğinin temellerini ciddi şekilde sarsıyor. Biz bir yerlere gideriz, bir şeyleri kaydederiz, olaylara dair görsel dokümanlar üretiriz, bunların öznel dokümanlar olduğunu biliriz çünkü her birimiz farklı fotoğraflar çekeriz. Fakat yine de çektiklerimiz doküman olma özelliklerini korurlar. Bu özellik korunmazsa kendimize artık üretmenin anlamını sormamız gerekir. Benim gördüğüm ve şu anda yaşamakta olduğum şey budur. Analogdan dijitale doğru bir değişim var ve bu yaşadıklarımız çözmemiz gereken sorunlardan sadece bir tanesi.
Değişen dünyada fotoğrafçının rolü nedir?
-Kendime bu işi neden yaptığımı ve fotoğrafçının rolünün ne olduğunu sürekli soruyorum. Dünya değişiyor, ben de değişiyorum. Çeşitli nedenlerden dolayı bir kayıt oluşturmanın gerekliliğine inanıyorum. Dünyanın sorunlu yerlerine gidip neler olup bittiğini kayıt altına almak tarih açısından bir gereklilik. Ben fotoğraflarımı çekerken zihnimde büyük bir galeri oluşuyor. Bu galeride çekmediğim birçok fotoğraf da var. Bazılarını doğru olmadığını düşündüğüm için, bazılarını da korktuğum için çekmemiş oluyorum. Ama biliyorum ki insanlık tarihinde son derece önemli olaylar yaşanıyor. O bölgelerde olduğum için kendimi ayrıcalıklı hissediyorum, tarihin bir parçası olduğumu duyuyorum. Ama fiziksel ve ruhsal olarak büyük bir yük de hissediyorum omuzlarımda. Bana güç veren, oradaki fonksiyonum oluyor. Her şeye rağmen oraya gitmem, orada olmam ve bu anları kaydetmem gerektiği sonucuna vardım.
Eşiniz Kathryn Cook da fotoğrafçı. Bir de bebeğiniz var. Bu sizin profesyonel hayatınızı nasıl etkiliyor?
-Baba olmak belki de hayatımdaki en önemli şey. Beni bir insan, bir birey olarak derinden etkiliyor. Baba olmak benim profesyonel hayatıma başka bir şekil veriyor, aynı zamanda konumumu ve sorumluluklarımı da değiştiriyor. Nihai olarak hem insan hem de fotoğrafçı olarak beni değiştiriyor. Bir aile olarak biz sürekli değişiyoruz. Kathryn son iki buçuk yıldır kızımız Luna'ya bakarak ve benim çalışmama devam etmemi sağlayarak büyük fedakârlıkta bulunuyor. Ama onun da çalışması lazım. Biliyoruz ki bu da değişecek.
“Türkiye'de Zaman” projesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Bence Zaman ’ın projesi harikaydı. Çok iyi fotoğrafçıları davet ettiniz. Bu projenin bir parçası olmak benim için bir onurdu. Bence burası çok zengin ve tarihsel, kültürel ve coğrafi olarak çok önemli bir ülke. Giderek büyüyor ve bölgesel bir güç halini alıyor. Ben yıllardır gelip gidiyorum, 20 yıldan uzun bir süredir takip ediyorum Türkiye’yi. Bu proje hakkında samimi olarak sadece iyi şeyler söyleyebilirim. Zaten genel sonuçlar da bunu gösteriyor.
|